was successfully added to your cart.

Sepet

Sanırım her şeyden önce bunu anlatmalıyım.

Ortaokul yılları benim için garip bir dönemdi. Ne çocuktum ne genç. Varım desem yarım gibiydim, ama sorsalar her şeyi çok iyi bilirdim. Hayatın neresinde duracağıma karar veremeden yeni yeni fikirler ve tavırlar filizlendirip, kendimi onlardan yaratmaya çalışır gibiydim.

“O zamanlar cep telefonu yok tabi” cümlesini kurmayacağım hayır. Fakat cep telefonumuz olmasa da, daha bir saat önce okulda yanyana oturduğumuz ve ertesi sabah elbet yine göreceğimiz arkadaşlarımıza anlatacaklarımız her daim çoktu elbet. Eve döndükten bir kaç saat sonra mutlaka yakın arkadaşlarımdan birini arardım; genellikle annesi açardı telefonu. Ben de her defasında tanınmama korkusu ile karışık bir heyecanla hep aynı şekilde cevap verirdim, “Alo meraba, Ege ben.” Bazen hatır sormaya utanır, bazen de neden aradığım belli olduğu için bu ilk konuşmayı kısa kesmenin daha doğru olacağını düşünürdüm. Yeni fikirler ve tavırlar dediğim tam da buydu aslında; o yaşlarda etrafında gördüğün onca örnekten kendine en yakın olanı alıp üzerine uydurmaya çalışmak.

Velhasıl kelam, bu kalıp yapıştı kaldı dilime. Neredeyse yirmibeş senedir farklı an ve alanlarda hep aynı cümleyi kuruyorum, bazen telefonda, bazen bir tanışma esnasında. 

Öyleyse şimdi de tam zamanı.
Tekrar merhaba, Ege ben!

 

Yıllar öncesinden dem vurmak kolay, oysa büyümekten ne anladığımız belki de hepimize göre farklı. Bir sürü okul bitirmek, önce doğru bir evlilik sonra mutlaka bir çocuk yapmak, kağıt üzerine sıra sıra dizilen başarıların altına ıslak imzalar atmak sahilin en sığ ve rahat, denizin en yavaş ve tehlikesiz kısmı. İnsan ne zaman ki bunları arkasında bırakıp sahilden denize doğru yürümeye kalkışıyor, işte o zaman başka yönlere doğru büyümeye başlıyor. Kendisinin hiç tanışmadığı köşeleriyle tanışıyor; bir de aslında gerçekten istedikleri ve ona zorla sevdirilmeye çalışılmış tonla hikaye ile.

Bazen dilinin ucuna gelen her şeyi konuşmamayı öğreniyor, bazen de içinde tutmamayı. Ayağı hala yere basıyor ama suyun içinde yürüdükçe özveriyi, nezaketi, anlayışı ve ağırbaşlılığı tadıyor. Her birinde bir ufak dalga gelip dizlerine, kasıklarına, karnına çarpıyor, insan her biriyle yeniden ürperiyor.

Bazısı denize girmiyor bile, bir ömür sığda oyalanıyor. Denizin hafif hafif çarptığı yere rahatça oturup, elleri sıcak kumda, ayakları şıpır şıpır suda öylece yaşayıp gidiyor. Bazısı girmeye yelteniyor denize; sonra ya üşüyor, ya üşeniyor. Bazen gerisingeri çıkıyor, bazen olduğu yerde yıllarca dikiliyor. Ne öğrenirse, durduğu yerde ne kadar büyüyebilirse yanına kar sanıyor. Yalandan su alıp avuçlarına, omuzlarını, yüzünü ıslatıyor. Öğrenmiş gibi, zorlanmış gibi, sonunda suya alışmış gibi yapıyor.

Kimileriyse daha ileri gidiyor. Ya kendi karar veriyor bir cesaret, ya hiç beklemediği ters bir dalga onu arkasından itiyor. Bir anda ayakları yerden kesiliveriyor, tüm bedeni suya dalıyor. Her saniye daha derine. O zaman işte, derinin çok kayıp bir yerlerinde insan aslını görüyor. Sıcacık kıyıların, şıpır şıpır sığların, ayağı yere basan güvenli anların göstermediklerini görüyor. Büyümek denen şeyin ne geçen yıllarla, ne mecburi başarılarla ilgisi olduğunu anlıyor. Belki de büyümek bazen sadece olduğu yerde durarak, dururken içini dinleyerek, dinlerken o sesi gerçekten anlamaya çalışarak oluyor. Büyümek her istediğini söyleyerek değil, daha fazla susarak oluyor. Büyümek insanı daha zengin değil daha çıplak, daha gürültülü değil daha sakin yapıyor. Büyüdükçe insan kendini affediyor, derine daldıkça okşanması gereken yaralarını daha çok farkediyor. Daldıkça kendinde daha çok kayboluyor, gözleri yandıkça daha çok yanıyor. Bir kere o derine dalmaya görsün, insan kendine yenilmeyi onlarca, zayıflıklarını sevmeyi yüzlerce defa kabul ediyor. 

Büyümek dediğin zamanın geçmesiyle kendiliğinden olmuyor. 
Acıyla, korkuyla ve belirsizliğe bedelsizce açılmakla oluyor.
Ve malesef büyümek beraberinde coşkulu bir zevk değil, hep ince bir sızı getiriyor.

Varsın olsun. Kıyılar terkedilmeye, denizler derinlerinde yüzmeye değer.
Onca insan, çoğu zaman, hiç büyümeden ölüyor. 

 

***

Bunları nereden biliyorsun diye sorsalar verecek cevabım yok. Bazen aklımın içinde sular akıyor, ben sanki elime geçirebildiğimi yakalayıp kelimeye çeviriyorum. Sonra gün gelip dara düşüyor, kendi yazdıklarımdan kendime derman bulmaya çalışıyorum. Denizin neresinde olduğumu bile bilmiyorum bazen; bazen çok güçlü görünmeye çalışırken kendimi koşarak kıyıya kaçarken yakalıyorum. Hala söylenmeyi bekleyen ama hep ertelediğim kelimelerim, hala en sakin anımda aniden parlayan kızgınlıklarım, hala yoksaydığım ama bir köşeden beni sessizce izleyen korkularım var. Hepsinin farkındayım, hepsini çok iyi tanıyorum.

İnsanım, insanız.
Kendimize haksızlık etmeyelim. 
Denizler her zaman engin ama zor zamanlarda kaçılacak kıyılar da her zaman bizim.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir