was successfully added to your cart.

Sepet

Çok meşhur bir tweet var. Dönemsel olarak karşıma çıkıyor ve ben her okuduğumda aynı cümleye tekrar tekrar hak veriyorum. 
“Güçlü kadın olayım derken pehlivan oldum.”
Gerçekten tam olarak böyle. Bir ağlayıp bir gülerken, hem her şeyi bir çırpıda halledip, hem ne yapacağımı hiç bilmeden kaosun orta yerinde bağdaş kurmuş otururken hakikaten hep bunu hissediyorum. Bazen yenildiği için oyuna doymayan, bazen de bileğinin ve bedeninin hakkıyla güreşi kazanıp gururla kenara çekilen; ama evet, bir şekilde bir yerlerinden hep pehlivan.
Tam olarak böyle. Ortada geniş bir alan var; bariz bir savaş alanı. Çevresi gözümüzün alabildiğine ganimet dolu. Gel gör ki bu ganimetler öyle basit kazançlar, günübirlik tatminler değil. Bir gün alnımızın terini, bileğimizin gücünü istiyor. Bir başka gün yaratıcılığımızın en diplerini, aklımızın en derinlerini zorluyor. Aynı anda birkaç farklı insan olmamızı, bir an olsun şikayet etmeden çelik gibi bir irade ile savaşmamızı şart koşuyor. Önce kafamız, sonra olmaya çalıştığımız insanlar birbirine karışıyor. Yanlış kimliklerimize yanlış görevler veriyoruz, isimlerini karıştırıyoruz, hepsine çok yükleniyoruz. Gün geliyor savaştan bitap düşüyor, biraz soluklanmak için kenara geçiyoruz. Tam içimiz geçecek, yer ayaklarımızın altından kayıveriyor. Ağlamıyor, sızlanmıyor, rimellerimizi silip savaş boyalarımızı sürüyor, hızlıca planlarımızı yapıyoruz. Çoğunlukla altına sığınacağımız, komutanlarla akılcı toplantılar yapacağımız, bizim için savaşıp yaralananları gururla izleyeceğimiz karargahlarımız yok, elde ne varsa onunla devam ediyoruz. Her sabah yeniden önce saçlarımızı, sonra aklımızı topluyoruz. Ayağa kalkıyor, ayağımızın altından kayan yeri avuç avuç yeniden birleştiriyoruz. Bize şaşırıyorlar, biz bize şaşırmalarına şaşırıyoruz. Bazen üzülüyorlar, biz üzülmeyi hep erteliyoruz. Düşlerimize varabilmek için önce dişlerimizi biliyoruz.
Belki yıllar önce bir doğumgünümüzde, belki düğünümüzde, belki de öylesine bir günde; yıllar içinde hepimizin avuçlarına birkaç yumurta bırakılıyor. Dokusunu tanıyamıyor, pek anlam veremiyoruz. Sonra yıllar geçiyor, yumurtalar çatlıyor ve biz farketmeden kendimizi devasa ejderhalara annelik yaparken buluyoruz. Çünkü biz her şeyi, en olasılık verilmeyenleri bile beceriyoruz. 
Giderek daha az kanıyoruz; hem hayata, hem yaralarımızdan.
Biz kadınlar hep böyle büyüyoruz. Öyle ya da böyle, kalabalık ya da yalnız farketmez; üzerine bastıra bastıra yere çakılmış birer kazık gibi dimdik durmaktan başka türlüsünü bilmiyoruz.

Buraya kadar her şey çok tanıdık, çoğumuz için günlük hayat. Fakat tam bu noktada çok ince bir çizgi beliriyor bazen; sadece kadınlar için değil hem, erkekler için de. Bu öyle şeffaf bir çizgi ki, ışığa tuttun mu da görünmüyor, karanlıkta baktın mı da. Sadece ara ara kendini hissettiriyor. Fakat bir kere tadını aldığında da, demek bu da varmış diyorsun, demek hayat sadece güçten oluşmuyor.
Adını koyamıyorum, nasıl tarif etmeli tam bilemiyorum. Gerçek bir dağılma, tam bir boşalma, kapıları pencereleri ardına kadar açma, belirgin bir artık neyse ne hali. Toprağa dikilen kazığın küt diye düşmesi için toprağın kendini seyreltmesi gibi. Savaş sahasının bir anda buharlaşması, tüm çabaların anlamsızlaşması, hep görmezden geldiğin tarafının hiç yoktan ışıklar saçması, o güne dek hiç duymadığın zayıf bir sesin cıyak cıyak bağırması gibi. O çizgiye bir kere basmaya gör, her şey sana aynısını söylüyor. 
Zayıfsın aslında, çok zayıfsın. Elinde tehlikeli ejderhaların yumurtalarını tutuyorsun ama en az o yumurtalar kadar kırılgansın. Korku ve endişe dolusun. Bir anlatmaya başlasan sonu gelmeyecek kadar dolusun hem de. Çünkü bu senin doğan, çünkü sen insansın. Bedeni kasıla kasıla kaslanmış, aklı hep zafer fikirleriyle yoğrulmuş, düşmeyi hep hata, hatayı hep kendinde bilmiş, tırnakları duvarlara tırmanmaktan kırılmış, elleri hep olmadık yerlere tutunmaktan nasırlanmış bir insansın. Onlarca savaşın yüzlerce cephesini ezbere bilen ama kendi içindeki ilk virajda kaybolan bir insansın.

Hepimiz aynıyız, hepimiz eninde sonunda aynı insanız. Ve tam da bu yüzden artık hepimiz aynı görünmez çizginin üzerinde buluşmalıyız. Birimiz cesaretini toplayıp konuşmaya başlayınca hepimiz bir anda anlatmaya başlamalı, fakat zinhar zaferlerimizden değil, sadece çok büyük kaybedişlerimizden, ateş altındaki cephelerimizden, hala kabuk bağlayamamış yaralarımızdan bahsetmeliyiz. Tam da bu yüzden hepimiz gözlerimiz doldu mu utanmadan ağlamalı, ne yapacağımızı bilmediğimizde çok biliyormuş gibi yapmayı bir daha aklımızdan bile geçirmemeliyiz. Korkuyorum, hem de acaip korkuyorum! diyebilmeli, her sorumuza cevap, her sorunumuza yardım istemeliyiz. 
Güçlü kaslarımız yanımıza kar kalabilir fakat paslı kalkanlarımızı artık bir kenara kaldırmalıyız. 

Bir gün kendimizle barışacak ve hayatla ateşkes imzalayacaksak, birbirimizi gerçekten tanıyacak ve olmak istediğimiz insana doğru en büyük adımı atacaksak, bu sadece zayıflıklarımızı hiç çekinmeden ortaya serdiğimizde olacak.
Ne kadar erken, o kadar iyi.
Bir an önce bu fikre alışmalıyız. 

 

Çok uzun zamandır aklımın içinde geziniyordu bu güç mevzu. Neresinden tutacağımı, neresinden bakacağımı bilemiyordum. Sonra cevabı bana yine ben verdim. Zaman içinde giderek kendimi daha çok gevşettiğimi, o ne olursa olsunhaline çok daha kolay ve umursamazca girdiğimi farkeder oldum. Meğer dedim benim istediğim, ihtıyacım buymuş. Konuşmak istediğinde tam olarak aklından geçeni konuşabilmek, susmak istediğinde tüm sessizliğimi koruyabilmek. Sıkı sıkı tuttuğum, buruştura buruştura şeklini bozduğum, incecik ipek mendilimi hafifçe yere bırakabilmek. Savaşmak değil, kabul etmek. Hep bir adım üste çıkmaya çalışmak değil, herkesin bir yerlerde durduğunu sakince kabul etmek. Meğer benim ihtiyacım buymuş. 
Daha sonra bir de Netflix’te Brene Brown’un konuşmasını izledim, tabi ki çok tavsiye edeceğim. Sadece kadınların değil, erkeklerin de büyük bir kudret ve güce haiz olma mecburiyetini sanırım ilk kez onu izlerken gerçekten düşündüm. Ve zayıflıklarımızı, korkularımızı ve aklımızdan geçen tüm fikirleri anlatabilmenin, bedenlerimizi olduğu kadar aklımızın içini de karşılıklı olarak soyabilmenin bir ilişki için ne kadar besleyici bir gübre olduğunu da. 
Evet, mutlaka güçlüyüz. Ve evet biz kadınlar çok daha güçlüyüz! 
Fakat gücün hiç bahsetmediği, sadece kırılgan anlarımızın bize kibarca fısıldadığı hikayelere de muhtacız.
Çünkü o hikayeler bizim en eski, en bilge ve en el değmemiş masalımız. 

 

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir