Bundan birkaç ay önceydi sanırım, pek tanımadığım biri ile sohbet ediyorduk. Nasıl oldu hiç hatırlamıyorum, konu bir şekilde çocukların artık her şeyden kolayca sıkılmasına geldi. “Sürekli yeni bir şeyler bulmaya, oyalamaya çalışıyorum” dedi; “fakat olmuyor, hemen ondan da sıkılıveriyor. Bu yeni nesil çocuklar böyle, çok fena.”
Bir an o kadar saçma geldi ki söyledikleri, anlayamadım. Söyledikleri karşılık bulmadı benim aklımın içinde, öyle havada asılı kaldı sanki; o kadar saçma. Haddim de olmayarak belki bir anda ağzımdan kaçtı, “neden sıkılmasın ki, çocuk dediğin sıkılır, bırakın sıkılsın” deyiverdim. Kadın suratıma en az bir on saniye anlamaya çalışarak baktı. Sonra da biraz şaşkınlık, biraz da sen ne bilirsin ki ile karışık hafif aşağılayıcı bir kahkaha attı. “Neden ki” dedim, “çocuk dediğiniz sıkılır. Çocuk olmanın doğası önce sıkılmak, sonra biraz şikayet etmek, sonra da illa ki kendi kendine oyalanacak bir şeyler bulmak.” Değil midir ki?
Yok, anlaşamadık. Biraz şaşkın, sanırım biraz da salak buldu beni. Konu orada hızla kapandı. 

Peki ben buraya nereden geldim? Ta Bozcaada’dan.
Ben çocukluğumun ve gençliğimin her ağustos ayını Bozcaada’da geçirdim. Ada benim çocukluğumda (ki evet en aşağı 25 sene öncesine tekabül ediyor artık) şimdiki halinden çok daha bakir ve çorak, tahmin edilemeyecek kadar boş ve ıssız, insanın kalbini acıtacak kadar yalnızdı. Tepeleri hep yabani kekik kokar, başımızın üstünde bizi sersemletmeden serinleten değişik bir rüzgar eserdi. Evimiz hiçbir yolun gitmediği, kimsenin dikkat etmediği bir tepedeydi. Sabahları öyle serin olurdu ki yataktan kalktığım gibi ayağıma çorap giydirirler, çam gölgesinde oturmaya gidiyorsam arkamdan sırtına bir şey al Ege! diye bağırırlardı. Etraf öyle ıssızdı ki köyün içinden arabayla eve vardığımızı bahçenin çitini görene kadar anlayamazdım; her yer o kadar aynı, her köşe o kadar tek düzeydi. Fakat hala konunun en heyecanlı yerine gelmedik! Konu şu ki, tüm bu yıllar boyunca evimizde elektrik yoktu. Ve evet, benim çocukluğumun tüm acaip hikayeleri bu cümle ile başladı.

Uzun uzun anlatıp gözünüzü ve aklınızı yormayacağım. Bütün bir günü ıssız, alabildiğine geniş bir arazide kitaplar devirerek, biraz kafaya, biraz kağıda hikayeler yazarak, öğretmenin yaz için verdiği sıkıcı testleri çözerek, arada bir adet yerini bulsun diye buz gibi bir denize girerek, ve o yokluğun ortasında mecburiyetten kendi kendinize oyunlar, hikayeler ve hayaller yaratarak geçirdiğinizi düşünün önce. Sonra akşamüstü olsun, güneş ufukta alçalmaya başlasın, fakat her gün turuncunun başka bir tonuyla. O saatlere yediğiniz yemeği görebilmek için erkenden oturulan sofralar, ortalık kararmaya başlayınca yakılan gaz lambaları, yemek sonrasına da akü ile çalıştırılan uyduruk bir buzdolabının buzluğunda kayısılı meysu’lara kaşık batırıp dondurularak yapılan “dondurma”lara duyulan heyecanı ekleyin. Sonra iyice gece insin, zifiri karanlığın ortasındaki kayıp bir adacığın herhangi bir tepeciğinin üzerindeki çaresiz acizliği ve yapayalnızlığı içinizde hissedin. Samanyolu çarşaf gibi üzerinize serilsin, gözünüzün alabildiği tüm evren baş döndürecek kadar büyük, hiçbir belgeselde görmediğiniz kadar gerçek, başınızın üzerinde gezinsin. Sonra tüm bunları önce aylarla, sonra isterseniz yıllarla çarpın.
 
Böyle anlatınca farklı, hatta belki çekici geliyor kulağa, oysa gerçek hiçbir zaman o kadar eğlenceli değildi. Hatta evet, çok sıkıcıydı. Çok, ama çok sıkılırdım. Gel zaman git zaman, baktım ki yokluk azalmıyor, aksine kendi içinde büyüdükçe büyüyor, çözümü kendimi oyalamakta, bunun çaresini de gözümün gördüğü en basit şeyleri izlemekte buldum. Yere oturup film izler gibi yuvalarına bir şeyler taşıyan karıncaları izledim. Yanıp sönen yıldızları ve rüzgarda eğilen ağaçları izledim. Çam ağaçlarının yerlere dökülmüş kozalaklarını, gövdelerinin üzerinde donmuş reçineleri izledim. Çok uzakta ufukla birleşen denizi ve o denizin dalgalarını izledim. Köpeğimin sebatla bahçenin hep farklı yerlerine çukurlar kazmasını, sonra esen rüzgara göre gidip mutlaka en korunaklı olan çukura yatışını hayretle izledim. Göğün rengi değiştikçe denizin aldığı renkleri takip ettim, gidip gelip karşı tarladaki kekikleri kokladım. Kekikler hep bacaklarıma battı, bu defa bacaklarımdaki çiziklerin günden güne iyileşmesini izledim.
Çocukluğunda kendi kendine ne öğrendin diye sorsan, ben sanırım en iyi sıkılmayı öğrendim. Hakkıyla sıkılmayı. O ne yapacağımı bilmediğim boşluğu elime alıp hamur gibi şekillendirmeyi, o hamurla yeni dünyalar, yeni hikayeler yaratmayı öğrendim. 

Çok büyük laflar etmek istemem, ne öğrendiysem sadece kendi deneyimlerimden. Fakat elbet bir kıssadan hissem var. Sıkılmak iyidir, hem de çok iyidir. Bırakın çocuklar sıkılsın, sıkıldığı yerde hiç yoktan varlık yaratsın. Kimsenin anlamadığı kocaman hayaller uydursun, bir tek kendi dilinin konuşulduğu dünyalar kursun. Sadece onlar değil, siz kendinizi de bi rahatlatın. Biraz bırakın, bi sıkılın bakalım. Korkmayın, sonunda kötü bir şey olmuyor. Bi oyalamayın kendinizi, boş kalın. Boşta, boşlukta kalın. Durun, napıcam ben şimdi deyin kendinize, sonra hiçbir şey yapmayın. Elinize telefonu alıp aşağı kaydırmayın, televizyonun karşısında yayılıp kaykılmayın. 
Biraz sıkılın, biraz susup öylece kalın. Gürültülü aklınız sakinlesin, dalgalı fikirleriniz yatışsın. Bırakın o güne dek size kendini gösteremeyen tazecik düşünceler konuşmaya, incecik sesler duyulmaya başlasın. 
Kaçmayın kendi sakinliğinizden, korkmayın.
Kulağa çok saçma geliyor biliyorum. 
Ama içinizde bir yerlere de çok iyi gelecek, söz veriyorum. 

 

Birkaç mektup önce hayallerden bahsetmiştik hani, daha doğrusu kalp çarptıran bir hayalimiz olmayışından. Olmadıkça daha kötü hissedişlerimizden, iyice eksik kaldık sanmalarımızdan. Geçenlerde bir podcast dinliyordum ve bittiğinde belki de durum o kadar da fena değildir diye düşündüm, sizinle de paylaşmasam olmazdı. 
Eat Pray Love’ın yazarı Liz Gilbert işi gereği sürekli bir yerlerde sahneye çıkıp insanlara tutkunuzun peşinden gidin, hayallerinize sıkı sıkı sarılın, onlardan başka hiçbir şeyi umursamayın deyip duruyor. Çünkü hep bunun doğru olduğuna inanmış (inanmış ki kafasına göre dünyaları dolaşmış ve eat pray love’ı yazmış). Gelgelelim bir gün hiç tanımadığı birinden bir mail alıyor. Maili yazan kişi o konuşmalardan birini canlı olarak izlediğini, o günden beri hayalinin ne olduğunu düşündüğünü ve hiçbir hayali olmadığını farkettiğini, bu yüzden de daha da mutsuz ve amaçsız hissettiğinden bahsediyor. Liz Gilbert bu noktada şöyle diyor, “o an farkettim, belki de o güne dek bunu söyleyerek binlerce kişiyi iyi hissettirdiğimi sanarken iyice mutsuzluğa sürüklemiştim.”
Ve artık insanlara başka bir tavsiyede bulunduğunu söylüyor. “Hayallerinizin değil, merak ettiklerinizin peşinden gidin. Hayatta ne yapacağınızı bilmiyor musunuz, olsun. Neyi merak ediyorsanız, onunla ilgilenin. Birinden birine zıplayın, birinden sıkılırsanız diğerine sarın. Çünkü insanlar böyle durumlarda ikiye ayrılır; tek bir hedef ve hayal için yaşayan, gözü başka hiçbir şey görmeden hep aynı ağacı oyan ağaçkakanlar ve daldan dala zıplayan, neşeli, meraklı ve aslında çok daha ilginç olan arıkuşları. Ve unutmayın, ağaçların ve çiçeklerin tohumlarını birinden diğerine taşıyan ve onların çoğalmasını sağlayanlar da sıkıcı ağaçkakanlar değil, hareketli arıkuşlarıdır.”
Bana benim de hayalim yok! diye cevap yazan tüm arıkuşlarına buradan kanatlarımı çırpıyorum!

bize yorum yapın!