Bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim. Fakat evet, hayat insanın fikirlerini kolaylıkla değiştirebiliyor, oyun hamuru gibi şekillendirdikten sonra da önüne koyup ‘hadi bakalım artık biraz da böyle düşün, merak etme zarar gelmez’ diyebiliyor. Ben de yeniden şekillenmiş oyun hamuruma bakıp artık açık yüreklilikle bunu kendime itiraf edebiliyorum; iyi hissetmeyi gerçekten çok abartıyoruz. 
Çok uzun süredir bu konu çıkıyor karşıma. Okuduğum yazılarda, arkadaş sohbetlerinde, kendi kendime düşündüğümde hep aynı yere varıyor yolun sonu. Iyi hissetmeyi, mutlu olmayı, hep iyi şeyler düşünmeyi fazla önemsiyor, bu neredeyse takıntı haline gelen ruh halini yangından kurtarılacaklar listesinde çok ön sıralara alıyoruz. 
Öyleyse önce tahtayı silelim. Tozlu silgi mutlaka izini bıraksın. Sonra elimize bir tebeşir alıp sol üst köşeye yazmaya başlayalım. Benim boyum o en köşelere hiçbir zaman yetmedi ama bu seferlik idare edelim.
ders: hayat
konu: iyi hissetmek için yaptıklarımız, tepsi tepsi baklavalar ve geri kalan her şey.

*

Bana eskiden hayattaki amacın nedir dediklerinde, zırt diye mutluluk derdim. Düşünmeye gerek duymaz, fazla da uzatmazdım. Çünkü bu çok mantıklı bir cevaptı. Çünkü mutluluk dediğin her şeyi kapsıyordu. Çünkü eğer mutluysan tamamdın. Çünkü mutluluktan öte köy yoktu.
Hem zaten insanın başka amacı ne diye olsundu?
Kovalamak diyemem belki, ama kendimi bildim bileli hep bana mutluluk veren, iyi hissettiren, içimdeki güvenli yerleri okşayan hallere meraklı oldum. Bir sürü kitap, yeni yeni yöntemler, türlü olumlamalar ve hep iyi düşüncelerle doldurdum sırtımdaki çantayı. Sabah uyandığım an teşekkür etmem gereken şeyler listelerim, gece uyumadan önce gözümün önüne getirmem gereken hayallerim, bir de ikisinin arasında geçen gün boyunca kendime sürekli hatırlattığım iyi düşüneyim ki iyi olsun’lar, çağırayım ki gelsin’ler aman bahsetmeyeyim ki evlerden ırak olsun‘lar vardı.
Sonunda tüm bunlar döndü dolaştı ciddi bir mesaiye dönüştü. İyi hissetmek bir görev, mutlu olmak bir mecburiyet oldu. Ve evet, artık bana bu mecburiyetten öte köy yoktu.
Bıktım. Kendimi iyi hissetmeye mecbur etmekten yıldım.
Hayallerimi ararken başımı çarptığım açık çekmecelerden birine (bkz. ikinci mektup) bu defa bütün kitaplarımı, olumlu cümlelerimi ve içi boş esenlik dileklerimi koydum, kapattım.

İyi gitti, elimde sadece hissetmek kaldı. Daha vahşi, daha çiğ, daha dolu, daha cesur, daha korkutucu, daha zenginleştirici ve daha az tanıdık bir hissetmek. 
Ne zaman ki ben onunla başbaşa kaldım, o zaman anladım bunca zaman ne kadar fazla duygumu bastırdığımı. Hissetmekten korktuğum, sonunda ne olacağını kestiremediğim, canımı çok acıtmasından çekindiğim bir çok hissi hep içi boş cümlelerle, kendini oyalamalarla ve onu yok saymalarla halının altına süpürdüğümü anladım. Salonum pırıl pırıl, ortadaki boylu boyunca halının altı toz içindeydi. Herkes evimin ne kadar temiz olduğumdan bahsediyor, oysa ben salona her girdiğimde aksırıp tıksırıyordum. Hep halının altına ittiklerim yüzündendi ve o halıyı silkelemeden bana huzur yoktu.

Oysa ben de insanım. Insanız. Hepsi bu, bu kadarız. Bunu kendimizi bu kadar zorlamadan kabullenmeli, duygularımıza haksızlık etmeden daha sık hatırlamalıyız. Yaşadıklarımız hep çok katmanlı, biz çok katmanlıyız. Ruhumuz, dünyamız, içimizin koridorları, hepsi çok katmanlı. Bir yanda geçmişimiz, planlarımız, hatıralarımız, umutlarımız, hayal kırıklıklarımız, kırılgan heveslerimiz, sevmelerimiz, sevilmelerimiz, bir türlü sevemeyişlerimiz var. Diğer yanda da tüm bunların arasına sıkışmış hisler, bastırılmış duygular, kusulmuş öfkeler, kırılmış hayaller, ağlanmış sevinçler, susulmuş haksızlıklar var. Hepsi kocaman bir baklava tepsisi gibi oturuyor karnımızın orta yerinde. Sanki kırk kat değil, özenle yüz kırk kat açılmış baklavalar. Hepsi duyguyla doldurulmuş, hisle şerbetlenmiş, deneyimle lezzetlenmiş baklavalar. Ne zaman ki insan cesaretini topluyor, önce o baklava tepsisini alıyor önüne. O an her ne hissediyorsa tepsiden o baklavayı çekiyor önce. Kat kat, kat kat ve kat kat soyuyor. Olanın nedenini ve niçinini görüyor. Acıyor, ama iyileşiyor. İnsan o baklavaları alıp tek tek içlerine bakmadıkça aslında kendini hiç tanıyamıyor.

Okuduğum bir cümle şunu söylüyor: “hayat duyguları kontrol etme ve beğenmediklerini görmezden gelme yeri değil, hayat ne hissediyorsan onu tanıma, tanımlama ve doğru yere yöneltme yeri.”
Yani aslında hayat, hissettiğin duygunun önce gözünün içine bakıp, sonra elinden tutup “sen burada işe yarayacaksın” deme yeri. Öfkene “beni burada güçlendireceksin” deme yeri. Utancına “bunu bir daha yapmama izin verme deme” yeri. Hüznüne teslim olduğunu itiraf etme yeri. Hayat yüz kırk kat açılmış baklavalarını katman katman soyma, hissetiklerini gerçekten anlama ve onlara ortaya çıkıp kendilerini ifade etmeleri için izin verme yeri. Hayat baştan sona bir deneme yanılma yeri. İstersen her gün yeni bir şey deneme, istersen bir ömür aynı derdin peşinde koşma yeri. Ama hayat her türlü duyguyu hissetme, her birinin ağzında bıraktığı tadı adın gibi ezberleme yeri. Hayat, tüylerini diken diken etme, sevinçten gözyaşı dökme, endişeden karın ağrısı, heyecandan mide bulantısı, öfkeden kulak çınlaması çekme yeri.

İyi hissetmek elbet lazım, ama şart değil.
İyi hissetmek ve mutlu olmak benim için artık bir amaç değil, varacak son köy ise hiç değil. 
Ama hissetmek öyle.
Varsın biz yaşayalım sadece. Yine edelim dualarımızı, yine şükredelim her sabah uyandığımızda. Yine iyiyi kovalayalım, yine güzele dönelim yüzümüzü. Ama madem hayatın türlü türlü hali var, onları da görmezden gelmeyelim. Sevinelim, üzülelim, endişelenelim, meraklanalım ve sakinleyelim. Gün gelsin öyle mutlu olalım ki içimizde havai fişekler patlasın. Önce seslerini duyalım, sonra uzakta canlı renkleri gözümüzü alsın. Başka bir gün olsun, o fazla parlak renkler solsun. Neşemizin balonu bir anda elimizden kaçsın, şekilsizce uçarak gökyüzünde kaybolsun.
Gün gelsin, biz bir gün daha gelmeyecek sanalım.
Gün gelsin, günler yetmeyecek diye telaşlanalım.
Ve umarım bir gün gelsin, iyi ya da kötü, üzücü ya da neşeli, kırıcı ya da yorucu, baklavalarımızın arasını dolduran her duyguya derin bir minnet duyalım. 

Çünkü bugün bana sorsan, artık bize bundan öte köy yok. 

 

Yine herkes tatile gitmekten bahsediyor. Yılın benim için en sıkıcı günleri geldi çattı. 
Yer değiştirmekten hoşlanmıyorum. Tatile gitmekten de. Yeni yerler görmek, farklı şehirler, ülkeler keşfetmekten de. Seyahat denince gözümün önünde düşünüleceklerden ve yapılacaklardan oluşmuş uzun bir yol beliriveriyor.
Hayır hiç üşenmiyorum ama evet, hiç oralı da olmuyorum. 
Gel gör ki işin bir de şu yanı var; bıraksan hep aynı yerlere gidebilirim, gık demem. Aynı şehrin hep gittiğim tek cafesinde aynı masa için sıra bekleyebilir, aynı kahveyi, aynı kruasanı, aynı keki, aynı eti yiyebilirim. Menünün geri kalanını hiç merak etmeden, acaba bir sokak ötede farklı bir şeyler var mı demeden, buradaki insanlar başka nerelere gidiyor diye sorup soruşturmadan orada saatlerimi geçirebilirim. 
Yukarıdaki fotoğraf nerede çekilmiş bilmiyorum, ama baktıkça tam o bahsettiğim aynılık köşemi kaşındırıyor. Baktıkça bakasım, o pencere kenarında oturdukça oturasım geliyor. 
Hiç görülmemiş şehirler, bilinmeze giden maceralar, keşfetmenin verdiği heyecan kim istiyorsa onun olsun. Arayan olursa ben birileri beni kaldırana, ayağım uyuşana, sırtım tutulana kadar bu pencerenin arkasındayım.

bize yorum yapın!