Ortaokuldaki kompozisyon dersleri gibi; hadi ne çıkarsa bahtıma dedim, ne yazalım bu ay mektuba? Harika tatlı fikirler, cevaplar, konular geldi. Hepsini attım cebe. Sonra da ortadan üç tanesini çektim kendime. Önüme koydum, şöyle bir baktım. Dedim ki, madem öyle, hiç düşünmeden gir konuya. Üçüne de dokun, artık elinden ne kadarı gelirse.

Konu başlıklarımız şöyle: kendi kendimize anne olmak, sonaharın gelişi, bırakmak.

Hazırsak, başlıyorum. Daha önce hiç yapmadığım bir yemeği bin kişiye sunacakmışım gibi hissediyor, kollarımı sıvıyorum.

 

****

Yalnızlığın kıymetini biraz daha düşünmemiz, biraz daha farketmemiz lazım. Korkmadan ve çekinmeden, yalnızlığı hayatımıza biraz daha katmamız lazım. Aslında tam da şimdi, tam da bu sonbahar. Fakat yalnızlık tek başına yeterli değil; eğer iyi bir ekmek yapılacaksa yalnızlıktan, onu iyi bağlamalı, iyi mayalamalı. Almakla, vermekle ve arasındakilerle.

Tam da şimdi, tam da bu sonbahar.

Nihayet yaz rehavetinden kurtulup, terliklerimize yapışan kumu silkeleyip, parti parti çamaşırları önce makinaya atma, sonra dikkatlice asma, sonra ayırıp katlama, sonra da kaldırma vakti. Ne yaptıysak yaptık, evet biraz da çok yedik içtik, neyse artık kışın toparlarız diye avunmanın, kendini rahatlatmanın, sırt çantamızı yeniden toplamanın, defterleri kaplamanın vakti. Hem almanın, hem vermenin, hem harekete geçmenin, hem sakinleşmenin, hem çalışmanın, hem durulmanın vakti.

Tam da şimdi, tam da bu sonbahar.

Birinci adım, bırakmak; neyi gerekiyorsa. Neyi arkasında bırakması gerektiğine insan kendi karar verebiliyor sadece; kim ne derse desin insanın içi el vermiyorsa, eli de hakikaten veremiyor. Ben bunu hep üçe bölüyorum aklımda, sanki biraz daha kolay oluyor. Fiziken bırakmam gerekenler, aklımdan çıkarmam gerekenler, ruhumdan temizlemem gerekenler. Insanın bunu ara ara, hiç olmadı senede bir kere mutlaka kendine sorması gerekiyor. Eylül, tam vakti. Kullanmadığı, giymediği, saklayıp bir türlü vaktini getiremediği, kopamadığı ama neden kopamadığını da aslında anlayamadığı her şeyi bir düşünmesi gerekiyor. Alışkanlık denen şey öyle tehlikeli ki, insanı o odaya sokmuyor. “Yok” diyor, “iyi böyle. Tut sen o kazağı. Geçen yaz giyemedin ama kesin seneye giyersin o eteği. Ara işte ayıp olmasın, sonra bitmez arkandan diyecekleri.”

Bitiyor mu, bitmiyor. Insan cebinde tonla alışkanlıkla yürüyor, bırakırsa olacaklardan ya korkuyor, ya üşeniyor. Yeniye yer açmak yerine, eskilerin tozuna tamah ediyor. Tozlanmış düşünceler, bayatlamış fikirler, havasız kalmış arka odalar, mecburi samimiyetler insanın sırtına sırtına biniyor.

Oysa zamanı geldi de geçiyor.

Tam da şimdi, tam da bu sonbahar.

Ama hepsi bu kadar değil elbet. Verdiğimiz kadar almayı da öğrenmemiz gerekiyor,  hiç utanmadan, çekinmeden. Hem de sadece kendimizden. Istemeyi bilmek, benim hala sahip olamadığım, kendimi öğrenmek için çok hırpaladığım ve malesef yolun henüz çok başında olduğum, çok kıymetli bir meziyet. Her yerde bahsedildiği gibi kendi kendimize dost, arkadaş olmak aslında yetmiyor. Hepimizin, özellikle biz hiç kimseden bir şey isteyemeyenlerin kendi kendisinin annesi olması gerekiyor. Kendimize bir annenin, hatta sadece kendi annemizin verebileceği ilgiyi, şevkati ve özeni vermemiz gerekiyor. Ne istersin diye sormamız gerekiyor mesela sıklıkla, üşüdün mü, çorap getireyim mi? Aç mısın, yorgun musun, bir çorba yapayım mı? diye yoklamamız gerekiyor. Çünkü aslında itiraf etmesi zor olsa da hepimiz farkındayız, insan eninde sonunda hep kendine kalıyor. Kendisiyle iyi geçinmekten öte, yaşımız, yerimiz, aklımız nerede olursa olsun hepimizin bazen kendine annelik yapmayı da öğrenmesi gerekiyor. Düşüp kaldığımız yerde de, en mutlu olduğumuz anda da bunu annemizle paylaşıyor gibi kendi kendimizle paylaşabiliyor, hislerimiz, acılarımızı, kaygılarımızı, heyecanlarımızı her bir detayına kadar kendimize itiraf edebiliyor olmamız gerekiyor.

Olduğumuz insana ağız dolusu aferin diyebilmemiz, zamanı geldiğinde kızabilmemiz fakat ne olursa olusun günün sonunda ondan hiç şüphe etmeden, güvenebilmemiz gerekiyor.

Kendimize daha çok anne, daha çok şefkat, daha çok yuva olmamız gerekiyor.

Sağdan soldan topladığımız incecik dallarla, hiç üşenmeden, hiç yüksünmeden, hiç korkmadan bir ağacın tepesine bin kere gide gele o dallardan beklenmeyecek bir kuvvette, sapasağlam bir yuva yapabilmemiz gerekiyor. Kanatlarımız, gagamız, bedenimiz el verdiğince iyi bir yuva. Başka bir ağacın tepesine, başka bir bedene, başka bir fikre muhtaç olmadan, her neysek ondan güç almamız, mukavemetimizi koruyabilmemiz gerekiyor. Çünkü kendi kendine anne olmak, aslında biraz da bu demek oluyor bana kalırsa. Yuvana hep incecik bir dal daha eklemek, olduğunu zenginleştirip, en uykusuz sabahlarında bile güzel yazı defterinin satırlarına itinayla kenar süsü yapabilmek gibi geliyor.

Her sabah, sanki okulun ilk günüymüş gibi kendi saçlarını kendin örmek, aynadaki yansımana bakıp, kendine sevgiyle gülümsemek gibi geliyor. Şimdi düşününce, kendi kendine anne olmak aslında hiç bitmiyor.

Tam da şimdi, tam da bu sonbahar.

Açalım hem pencereleri, hem dolapların kapaklarını. Sonbahar en güzel, en dönüştürücü rüzgarların zamanı. Bırakalım alacağını alsın, vereceğini versin. Çekmeceler boşalsın, uzak yollardan beklediklerimiz nihayet yola çıksın.

Sağ omzumuzun bir yerinde hep bir el dursun. Annemizin eli mi, kendi elimiz mi, bilemeyelim; varsın olsun.

Tam da şimdi, tam da bu sonbahar.

Vermenin de, almanın da tam vakti.

Madem öyle, yeni yılımız kutlu olsun.

Son bir aydır çok insan aynı soruyu sordu bana; “nasıl bir his?”

Şimdi yine sorsanız, yine bir duraksarım. Çok güzel, çok heyecanlı, çok çekingen, çok garip bir his. Demiştim ya, roman yazsam baştan sona uydurdum der, işin içinden sıyrılırdım. Fakat Sakin’in içindeki her satır, benim içimden bir satır. Gizli gizli tuttuğum günlük binlerce kopya yapılmış, ülkenin her yerine yayılmış gibi çekingen, ama sanki ben de içten içe zaten böyle olsun istiyormuşum gibi güzel bir his.

Her gün neredeyse onlarca mesaj geliyor instagramdan, sakin hep farklı coğrafyalarda, ellerde, deniz kenarlarında, hatta 40 tanesi birden bir yemek masasında! Öyle böyle bir ay dolmadan üçüncü baskıya koşuyoruz şimdi. Çok çok çok çok teşekkür ederim her birinize, tek tek.

Siz olmadan ben sonsuza kadar yazsam kaç yazar!

İyi ki varsınız, iyi ki paylaşıyoruz, iyi ki çok uzaklardan birbirimize kadehlerimizi tokuşturuyoruz.

Hepimizin şerefine!

Join the discussion One Comment

  • Ozge Halyo dedi ki:

    Sahane bir yazi olmus yine. Bu kadar mi ilac olur kaleminiz. Bu kadar mi icimden gecen ama soze dokemedigim her his sizin kaleminizden dokulur. Cok zor, cok karmasik, cok kendimle olan bir donemimdeyim. Ilk kez boyleyim, ilk kez anlamaya dinlemeye calisiyorum kendimi. Tam da boyle bir zamanda karsima cikmaniz bir mucize sanki. Belki daha once yazsaniz daha once okusam sizi bu kadar anlayamaz, anlamlandirmazdim. Bu kadar dokunamazdi belki icimdekiler. Duygularima vesile oldugunuz icin tesekkur ederim.

bize yorum yapın!