was successfully added to your cart.

Sepet

Seneyi tam hatırlayamıyorum, 2009 veya 2010 olmalı. Paris’te dükkandayım. Apartmandaki tüm dairelerin depolarının da bulunduğu bodrum katta, penceresiz, hep biraz rutubet biraz da çiçek kokan, dükkanın bütün çiçek işlerinin fabrika gibi üretildiği atölyedeyim. Günlerden bir cuma günü ve cumaları bizim en çok çalıştığımız gün. Her cuma günü, bir sonraki pazartesi sabahı Paris’in farklı yerlerine dağıtılacak olan kocaman vazolar hazırlanıyor; herkes el mahareti, deneyimi ve biraz da cesaretine uygun işleri kendi üzerine alınıyor. O kaosun ve koşuşturmanın arkasında bir yerlerde rafların birinde duran tıngırtı bir teypten, sürekli sözlerinin yarısını hala anlamadığım şarkılar çalıyor.

Atölye hep pis. Atölye hep çok pis. En çok temizlendiği, rafların silinip yerlerin tazyikli suyla yıkandığı günlerde bile çok pis. Kesilen, kırılan çiçekler, dallar, yapraklar; her şey sürekli yere atılıyor. Öyle anlar geliyor ki ayağımla çöpleri iterek yürüyebiliyor, fakat diğer yandan elimdeki gofretin bile çöpünü yere atmakta beis görmüyorum. Çünkü nasıl olsa birazdan işler bitecek ve ben yerlerin önce bir kabasını alacak, sonra dip köşe süpürecek, süpürgenin girmediği yerlere elimi sokup allah bilir ne pislikler toplayıp çöpe atacağım. Sonra sıra hortumla yıkamaya gelecek. Çünkü bugün cuma.

İşler bitiyor, sıra temizliğe geliyor. El birliğiyle savaş alanına dönmüş dev bir atölye, yine el birliğiyle biraz daha insani bir ortama döndürülüyor. Birisi elime hortumu tutuşturuyor, sen suyu şuraya doğru tut, ben çıkan pisliği kenara toplayayım diyor. Bende akşamın o saatinde ne bel kalmış, ne diz, ne topuk. Son gayretimle çalışıyorum. Su aktıkça, zemindeki taş görünür oldukça içime bir rahatlama oturuyor. Fakat çok zaman geçmeden bir terslik hissediyorum, sanki yere tuttuğum su giderlerden akıp gitmiyor. Baksanıza diyorum kızlara, hepsi başıma toplanıyor; hakikaten su gitmiyor. Koskoca gider pislikten tıkanmış, su yükseldikçe yükseliyor. Biri musluğu kapatıyor hızlıca, ben giderin kapağını açıp elimi içine sokuyorum. Çıkıyor bir şeyler ama yok, hala tıkalı. Korkunç bir çaresizlik ve korku hissediyorum içimde. N’apıcaz şimdi diyorum, herkes birbirine bakıyor. Sonunda biri cesaretle hepimizin aklından geçen fakat kimsenin dillendiremediği çözümü sunuyor, “Madame Mutel’i çağırmak zorundayız.”

Derin bir sessizlik.

Beş ayrı mektupta anlatabilirim Madame Mutel’i; kendisi patronumuz Pascal’in annesi. Ama Pascal’den daha çok patron, hükümet gibi bir kadın. Ara sıra geliyor Paris’e, geldiği gibi de hepimizi mum ediyor. Önünden geçerken bile benim dizlerim titriyor korkudan. Yanlış bir şey yapmaktan, rezil olmaktan, her şeyi düzgün yapsam da söylediklerini anlayamamaktan çok korkuyorum. Saçları hep fönlü, elleri hep manikürlü, ayakkabıları hep topuklu ve sözleri hep kinayeli, hep azar dolu, hep korkutucu Madame Mutel’in.
“Madame Mutel’i çağırmak zorundayız.” Çünkü o bilir ne yapacağımızı. Çok azar işiteceğiz, kim bilir ne hakaretler duyacağız, ama evet, çağırmak zorundayız. Su artık ayakkabılarımızın burnunun üzerine varmış, pisliğin, kokunun ortasında öylece dikiliyoruz. Aramızdan biri bir cesaret merdivenleri çıkıyor, ömür gibi geçen birkaç dakikanın sonunda merdivenden inen, açık kahverengi külotlu çoraplı kalın bacaklar görünüyor. Ben elimde giderin kapağı, korkudan ağlamak üzereyim, salak gibi duruyorum ortada. Bağıra bağıra geliyor Madame Mutel, hepimize bir ton laf ediyor. Hazırlıklıyız bunları duymaya; ne kadar beceriksiz, ne kadar sorumluluktan uzak insanlarız hepimiz, hem temizlik bile yapamıyorsak burada işimiz ne? Giderin başına gelip bakıyor, hiçbirimizden çıt çıkmıyor. Arkasına dönüp “hortumu yerinden çıkartıp bana getirin” diye bağırıyor bir anda. Birisi koşarak dediğini yapıyor. Ve işte tam o anda, hayatımda bir daha hiç göremeyeceğime emin olduğum bir sahne yaşanıyor karşımda. Yetmiş küsur yaşında, saçları fönlü, elleri manikürlü o tertemiz ve şık fransız kadını o pis suyun ortasında, o tıkalı giderin önünde dizlerinin üstüne çöküyor. Hortumun bir ucunu giderin dibine itip, diğer ucunu ağzına sokuyor. Ben şok içindeyim, paralize bir şekilde olanları izliyorum.

Çekmeye başlıyor; ağzının içine soktuğu hortumla nefesini içine çeke çeke, gideri tıkayanları da hortumun içine çekiyor. Şeffaf hortumun ortasına doğru koyu renkli bir şeyler yükseliyor. Koskoca kadın bir film sahnesi gibi atölyeye suni teneffüs yaparken, biz beş kişi onun etrafında toplanmış, hiçbir şey yapamadan ona bakıyoruz. Gider açılıyor. Su bir anda döne döne akmaya başlıyor. Madame Mutel hortumu ağzından çıkarıp, bir hışım önümüze fırlatıp, ayağa kalkıyor. O saçları fönlü, o elleri manikürlü hep şık ve temiz fransız kadınının dizlerinden aşağı kahverengi sular akıyor karşımızda. Hiçbir şey olmamış gibi azarlamaya devam ediyor bizi, arkasını dönüyor, üzerinden sular aka aka merdivenleri çıkıp, gözden kayboluyor.

Hiçbirimiz bir şey söyleyemiyoruz. Hiçbirimiz bir şey yapamıyoruz. Hepimiz ayaklarımızın ucunda döne döne akan suya ve yere atılmış tıkalı hortuma bakıyoruz.

Ben tam orada, o anda bu acayip anı hiç unutmayacağıma emin oluyorum.
İçimde, aklımda, bir çok fikir yer değiştiriyor.
Emin olduğumu düşündüğüm çok fazla şeyi orada unutuyor, yerine yenilerini koyuyorum.

***

Üzerinden on yıl geçti, o günü hala unutamıyorum. Dün izlediğimiz fransız filminden sonra, yine böyle elli tane hikaye geldi aklıma.

Hatırlayamadığım kim bilir kaç elli hikaye daha var, sonsuzlukta bir yerlerde kayboldu hepsi. Üzülüyorum da hatırlayamadığıma. Ama ders derseniz, bundan daha iyi dersi çok az gördüm sanırım hayatımda. Aklıma geldikçe Madame Mutel’den hala çok korkuyor, bir yandan da hala çok büyük saygı duyuyorum. İşine sahip çıkmak, sorumluluk denen şeyi avuçlarınla kavramak, gereken yerde gerekeni yapmak ve o herkese gösterdiğin “sen”i çok da fazla önemsememek nasıl olur, fransız bir kadının elindeki tıkalı bir hortumla o gün öğrendim ben.
Hiç, ama hiç unutamıyorum.

Mugamag nedir diye soruyorlar, üç cümle kurup kalıyorum.

Yapmak istediğim o kadar çok şey var ki, neresinden tutsam doğru olur, hangisini anlatsam uyar, kestiremiyorum. Her şeyi olduğu gibi, bu konuda da gidişatı zamana bıraktım. Kendi kendisini tanımlasın istiyorum.

Ama mesela istiyorum ki aylık buluşmalar yapalım. Bir gün bir yerde, başka sefer başka bir yerde. Aklımıza bir soru koyalım, onu konuşalım. Zamanla bir iken on, on iken otuz, otuz iken yüz olalım. Konuştuklarımızı, düşündüklerimizi, heyecanlarımızı, hezeyanlarımızı, ne varsa hepsini paylaşalım. Bilelim ki orada hep birileri var; kendimizi daha az yalnız, daha az kayıp, daha az uzak hissedelim. Yazalım, okuyalım, anlatalım.

Bir sürü farklı renk, bir sürü farklı ses, hayatın bir sürü farklı yansıması olalım.

Olmak istediğimiz insanlara biraz daha yaklaşabilmek için birbirimize ışık ve ilham olalım.

Ve en önemlisi, herkes başka bir şeyler olmaya çalışırken, hep farklı makyajlar yaparken, kendinden giderek daha çok uzaklaşırken, biz hepsine karşılık tüm gerçekliğimizle bir tek kendimiz olalım.

Önümüzdeki her hafta yeni bir video eklemeye çalışacağız mugamag.com’a, bugüne dek tüm yazdığım mektupların arşivini de yine oradaki blog kısmında bulabilirsiniz. Sizin düşündükleriniz ve keşke olsa’larınız benim için o kadar değerli ki, lütfen ister mail atın ister yorum yazın, ama aklınıza ne fikir geliyorsa paylaşın.

Ben bir adım attım ama istiyorum ki bu küçük kızı hep birlikte büyütelim.

Onu sakin bir sevgiyle hep birlikte yürütelim.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir