was successfully added to your cart.

Sepet

Önüne bir kutu koyuyorlar. Al, bu senin kutun diyorlar.

İçindekilerin hepsi senin, biz senin için her şeyi hazır ettik. Şikayet etme, tamah et, kıymet bil. Hem daha ne olsun, bunu bulamayanlar da var. Sen onu seversen, o da seni sever. Çok üsteleme, çok üstüne gitme, ondan olmayacak şeyler isteme. Dört köşesini de tanı, kendini içinde rahat hisset. Bu kutu artık senin kutun diyorlar. 

Alıyorsun kutuyu, önüne koyuyorsun. Hoşuna gidiyor başta. Benim diyorsun; evet onlar hazırlamışlar ama olsun, benim. Kapağının bir yanından bir asma kilit sarkıyor, önce bir gözün takılacak gibi oluyor ama rahatsız da etmiyor. Kapatmam ki zaten diyorsun, ihtiyacım olmaz ki, dursun. Sağında solunda dolanıyor, geceler boyu içinde keşfe çıkıyor, aydınlık günlerde güneşin neresine vurduğunu anlamaya çalışıyorsun. Günlerin, ayların, yılların, kendini tanıdığın ve tanımladığın tüm zamanların o kutunun içinde, yanında, gölgesinde geçiyor. Sen o kutu oluyorsun, o kutu senin tanıdığın tek kabuk.

İnsan dediğin zaten alışmaya teşne, sen de alışıyorsun. 

Gel zaman, git zaman.

Çok da uzak olmayan bir yerlerde, daha önce hiç görmediğin yeni bir kutu çarpıyor gözüne. Bu hep burada mıydı? diye soruyorsun kendine, nasıl çekmemiş dikkatini, şaşıyorsun. Aklın çeliniyor. Gidip gelip bakmaya çalışıyorsun. Kime ait olduğunu, içindekileri merak ediyorsun. Uzaktan gözünün yettiği kadarıyla görmeye, anlamaya, tanımaya çalışıyorsun. Acaba benimkinden çok mu farklı, oralarda bir hayat neye benzer ki diye düşünürken buluyorsun kendini. Ama gidemiyorsun. Ne cesaretin yetiyor, ne de aslında kutunun sana göre olup olmadığını biliyorsun. Her şey hayalde, her şey akılda, fikirde öylece asılı kalıyor. Uzak diyarları merak ediyor, ama dümenini bir türlü oraya çeviremiyorsun. Düşündükçe kendi kutun sana dar gelmeye başlıyor. Kapağından sarkan asma kilit sanki boynuna dolanıyor uykularında. Her sabah bir tarafların tutuk uyanıyorsun. Zaten bu kutu bana dar, baksana yine boynum tutulmuş diye söyleniyorsun kendi kendine. Cesaretini toplayıp diğer kutunun içine atsan kendini sanki bütün dertlerin bitecek, en rahat uykuları uyuyacaksın gibi geliyor. İçinde bir ses sürekli uyarıyor seni, ne işin var senin oralarda deyip duruyor, sen duymak istemiyorsun.

Bir ayağını alışkanlıkların, bir ayağını korkuların bağlıyor, ellerin kaldıkları yerde kalmak istiyor. Gidemiyorsun. Hem bu kutuyu benim için hazırladılar, nasıl bırakılır ki diyorsun. Aynı anda hem aciz, hem suçlu hissediyorsun kendini.

İnsan dediğin zaten bilmediğinden korkmaya teşne, sen de korkuyorsun.

Gel zaman git zaman.

Olur sanıyorsun ama olmuyor. Ne dümenini uzak diyarlara kırabiliyor, ne kendi sularında seyredebiliyorsun. Araf dedikleri belki de tam olarak böyle bir şey, ne kalabiliyor, ne gidebiliyorsun. Kendi kutunun rutubetli köşeleri, paslanmış vidaları, içine bir türlü sinmeyen her yanı gözüne batmaya başlıyor. O vidaları yağlamaya da mecalin yok artık, hızlıca kapattığında fazla ses yapan kapağı yumuşatmaya da. Ne tozlu köşelerini süpürmeye heveslisin, ne karanlık köşelerini havalandırmaya. Aynı cümleyi bu defa başka bir tonlamayla söylemeye başlıyorsun; bu kutuyu benim için onlar hazırladı, bana bir kez olsun ne istediğimi sormadılar bile!  Vurguların değiştikçe aklın değişiyor, değişmek zorunda olduğunu hissediyorsun. 

Her insanın ne gidebildiği, ne kalabildiği zamanlar oluyor. Hiçbir şeye mecalinin olmadığı, kocaman bir boşluğun ortasında hem tüy gibi hafifçe süzüldüğü, hem kendini çelik gibi ağır hissettiği zamanlar oluyor. İnsanı böyle zamanlarda sadece yürümek kurtarıyor. Nereye olduğunu bilmeden alabildiğine yürümek.

Sen de yürüyorsun. Çünkü artık eminsin; araf dedikleri şeyden sadece içinden geçerek kurtulabiliyorsun. 

Yürüyorsun. Ve bir gün seni nereye götürdüğünü hiç bilmediğin o yolun bir yerlerinde, gözüne bir tabela çarpıyor. Tamam diyor içindeki ses, gir oraya. Artık zamanı. Korkacak oluyorsun, çekinecek oluyorsun ama ayakların seni içeri sokuyor. Ağzın, dilin senin adına konuşuyor.

Merhaba diyorsun. Benim yepyeni bir kutuya ihtiyacım var, yardımcı olabilir misiniz acaba?

Adam hiçbir şey söylemeden dükkanın arkasına gidiyor, eli kolu dolu dönüyor. Sana her bir aleti nasıl kullanacağını teker teker tarif ediyor. Kolay iş diye kendi kendine konuşuyor bir yandan, ne istediğini biliyorsan çok kolay. Ama dikkat et, başta eline kıymıklar batacak zorlanacaksın. Sen pes etme. Yavaş yavaş dikkatli çalış. Bir de çivileri çakarken çekici parmağına vurma yeter diyor gülerek. En önce kendi rahatını düşün, ona göre yap kutunu, gerisi kendiliğinden gelir. 

Tamam diyorsun, kucaklıyorsun her şeyi. 

Kapıdan çıkmışken arkandan bağırıyor adam, asma kilit almayı unuttun!

Yok diyorsun, istemiyorum. Ona ihtiyacım yok. 

Gel zaman git zaman.

Uzun uzun günlere bölerek yorgunluğunu, tek tek çakıyorsun çivileri. Ara ara aklına başka kutular, eski rutubetli köşeler, hiç tanıyamadığın, nasıl olduğunu hiç bilemediğin cilalı kapaklar geliyor. Özleyecek gibi oluyorsun, vazgeçiyorsun. Kıskanacak gibi oluyorsun, vazgeçiyorsun. Elindekilere bakıyor, çabana gülümsüyorsun; kendine yeni bir kutu, yeni bir hayat, sabahları güneşin üzerine vuracağı yeni köşeler yaratma çabana. Gidemediğin, kalamadığın, kalsan da ışığını yayamadığın odalar çok uzağındayken, yeniden doğma hevesine seviniyorsun. 

Olsun diyorsun, benimki de böyle olsun. Olsun. 

 

1
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
Ayşe Recent comment authors
  Subscribe  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Ayşe
Ziyaretçi
Ayşe

Hıçkırarak okudum yazdıklarınızı herkes bulmuştur içinden elbette birşeyler ama ben her kelimesinde içimde hissettim herşeyi kaleminize sağlık🙏