Düşündükçe insan çıldıracak gibi oluyor, ama nasıl oluyorsa oluyor, çıldırmıyor.

Sınırlarını tahayyül etmeye kapasitesinin, tarif etmeye kelimelerin yetmediği bir sonsuzluğun içinde, organik bir kürenin, kendi halinde bir gezegenin üzerinde gözünü açıyor. Binyıllar boyunca, sürekli kendine burada ne aradığını, ne yapması gerektiğini soruyor, yaptıklarının ve varlığının anlamını sorguluyor. Bulamıyor. Buldum diyen ekseriyetle sığ, kendi halinde kalıyor. Kimsenin cevabı kimseye yetmiyor. Kimsenin tavsiyesi başkasının yolunu açmadığı gibi, birinin ilacı da diğerine derman olmuyor. İnsan, bu oynayarak öğrenmesi gereken oyunu, kaybederek kazanması gereken kumarı, mecbur sevmeye çalışıyor. Çünkü başka çare yok. Kum saatindeki son kum tanesi de ince belden aşağı düşünceye kadar, insan ne yaptığını biliyormuş gibi davranıyor.
***
Bundan bir kaç gün önce çalakalem böyle şeyler yazarken telefonuma bir mesaj geldi. Dümdüz, sade, başı sonu olmayan bir mesaj, net bir soru. “İnsan nasıl kurtulur?” 
Göndereni tanımıyorum. Böyle sorunsalların da fiziken veya ismen tanışmaktan çok uzakta olduğunu biliyorum. Hepimizin önüne konmuş dev bir define avı haritasına bakarken birimizden birinin ortaya bir soru atması, kim yardım ederse ona samimiyetle inanacak olması gibi rahat bir hal bu.
Soruyu okudum, sonra bir daha okudum. İçimde bir tel titreyiverdi. Hala neremde olduğunu bulamadığım incecik bir tel. İnsanın kurtulması gerektiğine hak veren, ama neden kurtulması gerektiğini de muhtemelen pek bilmeyen bir yer.
İnsan nasıl kurtulur?
İnsan kurtulmak ister mi?
İnsanın kurtulması gereken şeyi bilir mi?
Haydi bildi diyelim, insan bunu tanımlayabilir mi?
Hakikaten, her neyse o kurtulmak istediği, insan nasıl kurtulur?

Gözlerimi kapattım. İki elimle göğüs kafesimi iki yana doğru sonuna kadar açtım. Bir çiçeğin güzel taç yapraklarını soyup kara kuru tohumlarını göstermeye cesaret etmesi gibi bir şeyler oldu sanki. İçime dolan ve boşalan nefesim, kaburgalarım, akciğerlerim ve kalbim. Sahip olduğum ne varsa gün ışığına, gün yüzüne çıktı. Öylece açınca göğsümün ortasını, sanki başka türlü bir hava doldu içime, ben başka türlü rahatladım. Buyum dedim, hepi topu bu kadarım. Olmadığımla sınamayın beni. Neyim varsa zaten hayatın, toprağın, havanın. Buyum. Kurtulması gereken neyim varsa, onu önce hayatla, dünyayla tanıştırdım. Gözlerimi kapattım, içimi açtım.

Sonra sustuğumu farkettim. Kendime, başkalarına, hayata, çok iyi tanıdıklarıma ve hiç tanımadıklarıma. Ne kadar çok sustuğumu, sıklıkla yarım ağız konuştuğumu, anlatmaya yüksündüğümü, anlamaya üşendiğimi farkettim. İnsan paylaşarak çoğalır, atarak, azaltarak, her bir kayayı kırıntı kırıntı parçalayarak kurtulmaz mı oysa? Gittim, konuştum. Önce kendime. Meğer ne zormuş kendi gözlerinin içine bakmak, kendi sesinle kendine dert anlatmak. Sonra başkalarına geldi sıra; ben anlattıkça kocaman kayalar un ufak olmaya başladı ağzımın içinde. Gözlerine baktım onların da; boyum yetmediğinde ayaklarımla ayaklarının üzerine bastım. Avuçlarımı omuz başlarına oturttum, konuştum da konuştum. Dinlediler. Ne ayaklarını ayaklarımın altından çekebildiler, ne gözlerini gözlerimden kaçırabildiler, ben hepsine o kadar yakın durdum. Kelimeler anlamlarını yitirene kadar konuştum da konuştum.

Konuşmak da yetmiyormuş oysa. Konuşmak da, açılmak da susmanın yanında kolaymış. Biraz susmam gerektiğini hissettim. Yol boyunca ne kadar çok anlattığımı, ne çok kelimeyi, ne çok nefesi hiç yoktan heba ettiğimi farkettim. Gittim, binlerce kişinin ileri geri yürüdüğü kocaman bir caddenin orta yerine oturdum. Yanımdan, arkamdan ve önümden geçen herkesi, o insanların her kelimesini dinledim. Birinin derdini, birinin neşesini, birinin hayalini duydum. Zamanla sesler birbirine karıştı, ben duyduklarımdan hiçbir şey anlamaz oldum. Oturduğum yerde kendi nefesim kaldı tek duyduğum. O kalabalık caddenin ortasında, ben günlerce sustum. Kendi sessizliğimin içinde günlerce oturdum. Meğer dikkatini verene bütün gürültüler bir noktadan sonra sadece sessizliğe dönüşüyormuş; olan biten her şeyi susa susa duydum.

Bunların hepsi bir yana, en büyük dersi en sona sakladım. İçimi dünyaya açtığımda da, derdimi soluksuzca paylaştığımda da, kendi sessizliğime gömülüp bütün dünyayı duymaya çalıştığımda da içimin bir yanı bana hep aynı şeyi hatırlattı. En büyük ders, hep en sonda. Her neyse kurtulmak istediğin, çare sevmekte, ama mutlaka koşulsuzca. Bu cümle midemle kalbim arasında bir yerlerde çınlayıp durdukça, yıllar içinde taşlaşan her bir noktamın sızladığını farkettim. Sevmek lazımdı. Önce kendimi. Sevilmeyi unutmuş, benden umudu kesmiş, sessizleşmiş, derinleşmiş, nasırlaşmış tüm sertliklerimi yumuşatmam, sevmem, okşamam lazımdı. Doğrusu yanlışı olmadan, hiçbir cevap beklemeden, sevmezsem ölecekmişim gibi sevmem, kabul etmem lazımdı.
En önce kendimi. En uzun kendimi. Ömür boyu, herkesten önce kendimi.

İnsan nasıl kurtulur?
İnsan kendine nasıl derman olur?
Belki de cevap gerekten budur: her ne olursa olsun kurtulmak istediği, insan olduğunu açarak, bildiğini konuşarak, kendine sessizleşerek ve önüne gelen ne varsa uçsuz bucaksız severek kurtulur.

bize yorum yapın!