was successfully added to your cart.

Sepet

Sevgili arkadaşım,
Uzun, bazen çok karanlık, bazen hiç bitmeyecekmiş gibi gelen günlerden, aylardan çıktık hepimiz. Şükür ki bir şekilde hala buradayız; uyuşmuş bacaklarımızı, tutulmuş sırtlarımızı ve karışmış kafalarımızı yoluna koymaya, rahatlatmaya çalışıyoruz. Çıktık diyorum ama emin de olamıyorum kendimden bunu yazarken. Bu kadar yabancı, tanımsız, şekilsiz, başını da sonunu da göremediğimiz bir halden insan ne zaman tam olarak gerçekten çıktığını hissedebilir, bu kadar büyük bir parantezi nihayet kapatıp hayatına nasıl devam edebilir, geçirdiği zamanları “o günler” diye anlatırken şimdiki hayatından ayrı tutabilir, bilemiyorum. Hem zaten zaman dediğimiz şey parçalara, dönemlere, yıllara, günlere ayrılabilecek bir şey mi gerçekten? Hem aklımıza hem dilimize kolay geldiği için söylediğimiz gibi dümdüz bir çizgi, öncesi ve sonrası, başı ve sonu olan bir yol mu ki? Hiç sanmıyorum.
Bilemediklerim, sanmadıklarım ve onların yerine hiçbir şey koyamayışlarımla ben de işte böyle yaşamaya, olan biteni anlamaya çalışıyorum.

Genellikle kış ayları zor gelir insana, ağır bir battaniye gibi, günlerce yağmış kar yığıntısı gibi, başına değecekmiş gibi duran alçak gri bulutlar gibi bazı kışlar bir türlü geçmek bilmez. Oysa bu sene tam da canlanmaya başlayacağımız, filizlerin yükseleceği, bulutların aydınlanacağı, yaseminlerin mis kokacağı, yeşil eriklerin en kütür kütür olacağı zamanda oturdu o ağırlık üzerimize. Biraz da sanki bu şaşırttı dengemizi. Beklenmedik zamanlarda gelen tanımadık karanlıklara insanın gözü her zamanki kadar kolay alışamıyor belli ki.

Beni sorarsan, nasıl oldu bilmiyorum ama tahminimden çok daha rahat atlattım bu günleri. Hayatımda belki de hiçbir zorluğu, bilinmezliği bu kadar içtenlikle kabullenerek izlememiş, ona müdahale etmeye yeltenmeden geçmesini beklememiştim. Neye müdahale edeceksem zaten? Bu dönemde bir de bunu fark ettim evet. Aslında tüm dünyayı sarsan zorluklar için değil, en ufak konular, elimizi uzatıp değiştirmeye çalıştığımız her bir şey için bunu tekrar tekrar kendimize sormamız gerekiyor belki de; neye, ne kadar müdahale edebilirim ki? Hadi ettim diyelim, benim izimin olmadığı halinden daha güzel, daha doğru olacağını nasıl bilebilirim ki?

İşin aslı bunları anlatmak için yazmaya başlamamıştım bu mektubu. Aslında diyecektim ki, belki de artık nihayet hayal kurmanın vakti gelmiştir bizim için. Kapıların, pencerelerin, örtülü perdelerin arkasında, kabuğumuzun, belki uzun uzun yatıp iyileştiğimiz yatakların içinde değil de, biraz daha güneşe, biraz daha hayata ve henüz tanışmadığımız tüm güzel olasılıklara bakarak hayal kurmanın zamanıdır artık.

Bu sabah bunları düşünürken buldum kendimi. Günledir gözümün önüne aynı sahneler geliyor. Küçük, kendi halinde, adı sanı pek duyulmamış bir şehirde olduğumu hayal ediyorum. Belki Avrupa’dadır, belki değildir, orasıyla çok ilgilenmiyorum. Sabah anlamsızca erken uyanmışım, hem şaşırıyor hem seviniyorum bu duruma. Pencereden bakınca tek tük insanlar görüyorum sokakta yürüyen. Karnım aç değil ama sanki bir kahve iyi gider gibi geliyor. Ağır ağır hazırlanıyorum, nereye gideceğimi, sağa mı yoksa sola mı sapacağımı bile bilmeden çıkıyorum kapıdan. Serinmiş diye geçiriyorum içimden, hafifçe ürperiyorum ama olsun, birazdan ısınır. Sabah serinliği bu, en sevdiğim. Yolumu da, yönümü de bilmeden yürümeye devam ediyorum ama emin olduğum bir şey var, böyle şehirlerde tüm sokaklar eninde sonunda meydana çıkar. Yanından geçtiğim bir dükkanın kepengi gürültüyle açılıyor, biraz ileride fırından iki kişi ellerinde taze ekmekle çıkıyor. Sanki burada yaşayan herkes birbirini tanıyor, sanki her şey bir film sahnesi gibi geliyor. Hiçbir şey mükemmel değil ama her şey tam da olması gerektiği gibi. Bu his içimi rahatlatıyor, her şeyin yolunda olduğunu altını çize çize hatırlatıyor.
Yürüdüğüm dar sokağın sonunda bir aydınlık görünüyor, geniş bir caddeye açıldığını anlıyorum sokağın. Şaşırtmıyor beni içgüdülerim, kendimi meydanda buluyorum. Aydınlık vuruyor birden, güneş gözlüğümü başımdan gözüme indiriyorum. Meydandaki kafelerde tek tük insanlar görüyorum, hangisinde oturacağımı düşünürken babamın bir cümlesi aklıma geliyor; sabahın erken saatlerinde hangi kafe en kalabalıksa ona otur, çünkü kahve makinası en çok orada çalışmıştır en güzel kahve orada olur!
Gidip oturuyor, uzaktan bana bakan garson kızdan bir kahve bir de su istiyorum. İçeriden tanıdık bir şarkı duyuluyor, L’appuntamento değil mi bu? Hangi filmde çalıyordu bu şarkı diye düşünüyorum, nasıl da güzel. Önümde geniş meydan, güneş enseme vuruyor. Birkaç masa ötemde bir kadınla bir adam gülüşüyor, adamın yediği kruasanda gözüm kalıyor, garson kız gelince bir tane de ondan isteyeyim bari diyorum içimden.
Meydandan geçenlere insanları, gökyüzünden geçen bulutları, aklımdan geçen fikirleri izleyip orada öylece saatlerce oturabilirmişim gibi geliyor. Hiçbir acelem yok, oturabilirim de. Bunu düşünmek daha da iyi hissettiriyor. Geniş bir özgürlük hissi oturuyor içime. Bütün gün, bütün zamanlar benim diyorum içimden. Uzaktan kahvenin kokusu geliyor. İşte şimdi tamam diyorum. Şimdi tamam.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir