was successfully added to your cart.

Sepet

Hayatımın en zorlayıcı, en sıkıntı çektiğim okul yılları, Paris’teki çiçekçilik okulu. Dışarıdan bakıldığında, bugün bahsi geçtiğinde kulağa belki de çok eğlenceli gelen meşhur Ecole Des Fleuristes de Paris.

Okuldaki ilk senem koca bir kabus. Aşağı yukarı hepsi aynı yerlerde büyümüş, Paris’e o güne dek pek de yolu düşmemiş, zaten zor anladığım fransızcayı bir de tuhaf bir aksanla konuşan ve hepsi bende en az yedi sekiz yaş küçük bir banliyö gençliğinin arasında saçma sapan bir ayrık otuyum. Kendimi her şeye, herkese, her ortama, her sınıfa ve derse o kadar yabancı hissediyorum ki o güne dek hiç okula gitmemiş, yeni arkadaş edinmeyi hiç bilmiyor gibiyim. Okulu bırakmam ise hiç mümkün değil, bırakırsam işimi de kaybederim ve o çiçekçide çalışabilmeyi o kadar istiyorum ki, bu okuldaki tüm sevimsizliğe sadece bunun için katlandığımı hatırlatıyorum kendime sürekli. Teneffüslerde kimseyle konuşamıyor, sınıfın bir köşesinde ya tek başıma kitap okuyor ya da koridordaki makinadan aldığım kurumuş peynirli ve jambonlu kötü üçgen sandviçleri kemiriyorum. Dersler çok zor, lisede kaçtığım biyololojiler ve kimyalar gelmiş burada yine bulmuş beni, üstelik bir de fransızca olarak. Ne yapsam olmuyor, olacak gibi de görünmüyor. Okulun kapısından girdiğim her sabah kendimi küçücük hissediyorum. Hep bir bitse de gitsem, hep bir sık dişini Ege hali.
Fakat inanmazsınız, aylar böyle böyle geçiyor ve nasıl oluyorsa oluyor, ben o fransızcayı da, mitoz bölünmeleri de ittire kaktıra öğreniyor ve bir şekilde ilk senenin sonundaki bütün sınavları geçiyorum.

Eylül ayında yeniden okula döndüğümde artık en azından bir senedir Paris’te yaşıyor ve çalışıyor olmanın özgüveni var içimde. Ve yine nasıl oluyorsa oluyor, o geçen sene uzaktan baktığım sınıf içindeki sohbetlere dahil olmaya, ufak ufak birileriyle selamlaşmaya, hatta arada bir metroda karşılaşıp okula birlikte yürümeye başlıyorum. Derslerin zorluğu da, dükkandaki işin yorgunluğu da çok büyümez oluyor gözümde. Bilmiyorum nasıl ama hallediyorum işte bir şekilde. Ders aralarında, hiç anlam veremediğim bir şekilde grupça okulun önündeki kaldırıma oturuluyor, birileri telefonundan cızırtılı bir fransızca rap açıyor, herkes sigara içerken bu şarkılar dinleniyor. Ben kendimi yeni bir gezegen keşfetmiş ve orada nihayet yaşanabilir bir atmosfer bulmuş gibi hissediyorum. O günlerde konuşulmaya başlanan çok önemli bir konumuz daha var; gelecek yaz okulun yapacağı Amsterdam gezisi. Sınıfta hiç kimse o güne dek yurtdışına çıkmamış, keşke otobüs yerine uçakla gitsek diye söyleniyorlar. Şehirdeki kanalda bir teknede kalacağımız ve kamaraların altı kişilik olduğu duyulmuş, kim kiminle aynı kamarada kalsa tartışmaları yapılıyor. Bu gezegenin gündemi, tanıdığım bir çok gezegeninkine hiç benzemiyor.

Okuldaki en yakın arkadaşım ise Camille. Henüz 19 yaşında. Sülün gibi, dünyalar güzeli esmer bir kız. Gözlerine hep kalın sürmeler çekiyor. Müthiş yetenekli, bütün hocaların gözdesi. Örnek bir şey gösterilecekse Camille yapıyor, ders notlarından fotokopi çekilecekse Camille’in defteri veriliyor. Çok seviyorum onu, diğerlerinden farklı bir aklı, ufku, hayalleri var. Farkındayım, o da beni seviyor. Kimbilir, belki de bizi farklı hallerimiz birbirine bağlıyor.
Günlerden bir gün, tahta taburelerin tepesine tünemiş artık allah bilir neyin işçiliğini öğrendiğimiz bir derste, Camille bir anda bana dönüp sana bir şey söylemem lazım diyor. Tabi diyorum. Biraz bocalıyor, biraz konuşmuyor, biraz araya başka şeyler giriyor. Sonra ben tam unutmuşken çat diye lafa giriyor; Ben sürekli kusuyorum. Ne yersem, sonrasında gidip kusuyorum. Kendimi o kadar sevmiyorum ki, ellerimle öldürmek istiyorum. Ama ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece aç bırakmak istiyorum kendimi. Böyle nereye kadar gidebilirim bilmiyorum… Anlattıkça anlatıyor. Ben bir noktadan sonra duymaz oluyorum. Şok içinde yüzüne bakabiliyorum sadece. Bunu hiç fark edemeyişime ayrı üzülüyor, bu şahane kızın kendisini sevemeyişine ve bundan sonra olacaklara ayrı takılıyorum. Ne cevap verdiğimi, sonrasında neler konuştuğumuzu çok hatırlayamıyorum. İki hafta sonra hastaneye yatırılacağını söylüyor, bir de henüz sınıftan kimsenin bunu bilmediğini. Benim gözlerim doluyor. O hiçbir ifade olmadan bakıyor yüzüme. Bence iyileşirim diyor, ama iyileşmek istiyor muyum bilmiyorum. Cep telefonum olmayacak, ama çıktığımda ben sana haber veririm.
Şimdi düşündüğümde bile içimi cız ettiren bir sürü cümle.

İki hafta sonra okula döndüğümde yanımdaki tabure boş.
Sınıfta henüz kimse Camille’in nerede olduğunu bilmiyor.

***

Aylar geçiyor, derslere giriliyor, derslerden çıkılıyor. Camille yok. Ara sıra bana soruyorlar, bilmediğimi söylüyorum. Bazen ya ona bir şey olduysa diye de çok telaş ediyorum ama kimseye de bir şey diyemiyorum. Aylardır beklenen Amsterdam zamanı gelmiş çatmış, sınıftaki bütün kızlar yanlarına ne kıyafet alacaklarını, kiminle aynı kamarada kalacaklarını, gece klübüne gidip gidemeceğimizi konuşuyor. Bazen çok sıkılıyor, bazen her şeye hevesleniyorum. Ne onlar gibi yirmi yaşında, ne aslında olduğum yirmi yedi yaşındayım. Ne olduğumu, kim olduğumu, orada ne aradığımı, bunları neden yaşadığımı bazen ben de bilmiyorum. Hala kapının önündeki kırık kaldırımda rap dinliyor, sıkıldıkça kahve makinasının bir euro’luk zift gibi kahvelerinden içiyor ve hala bunlardan pek bir zevk alamıyorum.

***

Amsterdam’da bir kanalda çok eski, -hatta kabul edelim oldukça döküntü-, kocaman bir tekne. Çantalar yerleşmiş, saatler süren otobüs yolculuğunun yorgunluğu unutulmuş, herkeste müthiş bir heyecan. Otuz kişinin otuzu da bir yerlere dağılmış; bağıra bağıra konuşanlar, fotoğraf çekenler, gülenler, bir yerlerden alelacele bangır bangır müzik çalmaya başlayanlar. Bu sefer ben değil, onlar da yeni bir gezegen keşfetmiş gibiler. Teknede birileriyle konuşurken arkadan beni çağıran bir ses duyuyorum. Arkadaşım Nathan nereden bulduysa bir bisiklet buluvermiş, gel otur arkama tur atalım diyor. Suya düşmezsek iyi ama neyse diye de düşünüyorum ama galiba herkesin coşkusu bana da sirayet ediyor. Hayatımda ilk kez bisiklette birinin arkasına oturup, sıkı sıkı beline tutunuyorum. Nathan teknenin yanındaki daracık ahşap yolda pedalları çevirmeye başlıyor. Uzun zamandır kendimi bu kadar özgür, yarınsız ve kayıtsız hissetmediğimi fark ediyorum. Aylar önce çok yabancı olduğum, adını bile doğru düzgün öğrenemediğim ve muhtemelen yabaniliğimle tanındığım insanların içinde bu kadar mutlu olabileceğim hiç aklıma gelmezdi diyorum içimden. Bisiklet hızlanıyor, ben ayaklarımı iki yana açıyorum.
Dahası da varmış oysa, o sırada bilmiyorum.
Dakikalarca ileri geri sürüyor, olduğumuz yerde yuvarlaklar çiziyor, kendi kendimize eğleniyoruz Nathan’la. Uzunca bir süre sonra tekneye dönmeye karar veriyoruz, ben belime bağladığım sweatshirt’ü giymek için bir anlığına iniyorum bisikletten. Tam o anda, -ayarlasan olmaz dersin ya bazı şeylere, tam da öyle işte- bir taksi duruyor birkaç metre ötemizde. Uzun boylu, sülün gibi, esmer güzeli bir kız iniyor taksiden. Bir an tanıyamıyorum sanki. Ben onu görmeyi ne kadar beklemiyorsam, o da beni tam o noktada görmeyi beklemiyor belli ki. Kapıdan inip, öylece bana bakıyor. İyileşmiş. Hala zayıf ama sağlıklı. Eskiden sarıya çalan yanakları şimdi kırmızı. Saçlarını kısacık kestirmiş, gözlerine yine kapkara sürmeler çekmiş. Ağzıyla, gözleriyle, bütün bedeniyle bize gülümsüyor. Bir de omuz başına ufacık bir dövme yaptırmış; el yazısıya libre yazıyor, özgür.
Ah canım Camille!
Bunca zaman boyunca kendini sevmeyi yeniden hatırlamakla kalmamış, üşenmemiş, yorulmamış, bir de onca yolu bize sürpriz yapmak için gelmiş.
Bana doğru koşarak geliyor, sarılıyoruz. Camille çok ağlıyor, Nathan şaşınlıktan ağzını kapatamıyor, benim ellerim titriyor. Uzaktan hala tuhaf müzikler duyuluyor. Dışarıdan baksan ayaktayım ama içimdeki sevinç hala iki ayağını yanlara açmış yokuş aşağı hızla bisiklet sürüyor.

Yabani bir ayrık otu olarak başladığım o çok engebeli yol, uzun zamanların sonunda Amsterdam’ın unutulmuş bir köşesinde, nihayet özgür ve çok renkli çiçekler açarak kapanıyor.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir