was successfully added to your cart.

Sepet

Sevgili arkadaşım,
Şimdi fark ettim, uzun zamandır bir mektuba böyle başlamamışım.
Bugün burada yağmurlu, karanlık bir hava var. Evet, benim en sevdiğim. Malum, hava kapattıkça içim açılıyor, yağmur yağdıkça bütün kuytu köşelerim yıkanıyor. Güneşler, sıcaklar, sarı aydınlıklar hiç bana göre değil.

Bu sabah uzun zamandır yapmam gereken ufak tefek işleri yapmaya giriştim evde. Öyle bir anda, hadi dedim kendi kendime. Uzun uzun, sessiz sessiz, hatta neredeyse çıt çıkarmadan bir sürü iş hallettim (bu çıt konusuna birazdan değineceğim). Hani hep sonraya ertelediğin, yapılmasa hayatında bir değişiklik olmayacak ama yapılınca da seni iyi hissettiren şeyler vardır ya, onlar işte.

Havadis kısmı bu değil fakat. Bir yandan önümüzdeki günlerce okumayı planladığım kitapları sıraya dizerken, bir yandan da şunu düşündüm. İnsan kendi davranışlarını, tepkilerini, gerçekten istediklerini ya da derinde bir yerlerde düşündüklerini özellikle büyütecin altına koyup, her birinin teker teker nasıl doğduğunu, geliştiğini incelemeye başlarsa çok ilginç şeyler çıkabiliyor ortaya. Özne kendisi bile olsa aslında bazen o kadar da kendisi olamıyor işte. Arada sırada insanın kendine kendi gözleriyle bakabilmesi için özenli bir çaba ortaya koyması gerekiyor.

Dediğim gibi, saatlerce çıt çıkarmadan, herhangi bir müzik sesine ihtiyaç duymadan ya da televizyonu açayım da ses olsun demeden kendi kendimle vakit geçirince küçük bir ampul yandı aklımın içinde. O anki kendimi fark etmek de değil ama; daha ziyade başka bir ben’i hatırlamak gibi bir şey oldu. Çok da eskilere dönmeden belki birkaç hafta önce ve elbette daha önce de onlarca defa dönüştüğüm başka bir beni. Bir de öyle zamanlarda kendimi aniden meydanında buluverdiğim uzaktaki bir köyü.
Evet, bazen hayat çok yorucu oluyor. Ya da hadi öyle demeyelim de, bazen insan hayatla tam anlaşamıyor, kendini kanıtlamak, söylediklerini dinletebilmek için çok ter döküyor. İşte öyle zamanlarda, olan bitenle alıp verdiklerimin hesabı birbirini tutmadığında, her zaman uyandığım asıl benden çok uzakta bir yerlerde, bambaşka bir köyde açıyorum gözlerimi.

Belki biliyorsundur sen de. Belki gitmişsindir eğer benim gibiysen. Hepimizin hayalinde farklı ama içine çöreklenen hissi hepimizde aşağı yukarı aynı o köyün. Yorucu. Gürültülü. Meşgul. Ne zaman sığamasam her zamanki hayatıma, ayaklarım ne zaman yeri tam kavrayamasa aklımı hep o köyde buluyorum. Oradayken mesela, normalden çok daha fazla konuşuyorum. Hem de yüksek sesle, mutlaka bir şeyleri kanıtlamam lazımmış gibi. Hep bir yerlere yetişmem gerektiğini düşünüyor ama nereye gideceğimi asla bilemiyorum. Görsen her zamankinden daha heyecanlı, belki daha neşeliyim ama bilsen, aslında hiç oralarda değilim. İçimde sert rüzgarlar esiyor, ben bir yerlerimde sürekli vurup duran dolap kapaklarının sesinden yoruluyorum. Çok yüksek sesle müzik dinliyor, kötü kötü diziler izliyor, mideme oturacak yemekler yiyorum. Orası, öyle bir köy çünkü. Oyalama, oyalanma köyü. O köyde herkes telaşlı, herkesin midesi yanıyor ve kime dokunsan bin ah işitiliyor. Orada herkes birbirinden medet umuyor fakat kimse bir diğerine çare olamıyor. Herkes birbirine, herkes kendinden başka herkese benziyor. Fakat en fenası, insan orada olduğunu fark etmediği, o köyün evi olmadığını kendine hatırlatmadığı sürece hayat harala gürele hep o kakofoninin içinde dönmeye başlıyor.

Ama işte diyeceğim o ki, eninde sonunda insan çok yanlış bir yerde olduğunu mutlaka fark ediyor. Aklından kalbine, ciğerinden böbreğine yayılan sesleri zorla susturduğunu, kendini el yordamıyla oyaladığını hissettiği anda önce mutlaka bir çöküp, sonra ufak ufak doğrulmaya başlıyor. Ben de aynıyım işte. Ağzımda kötü bir tat, midem yediklerim ve içtiklerim yüzünden berbat, akıl desen yorgun, fikir desen allaha emanet bir halde, aniden gözümü kendi evimde, kendi yatağımda açıyorum. Uzun bir uçak yolculuğunun sonu gibi, kulaklarım tıkanmış, ayaklarım uyuşmuş, sırtım tutulmuş ama nihayet evin, duşun yolunu bulmuşum gibi hissediyorum. Ve ne zaman ki ben artık o köyde değil, kendi evimdeyim, bir anda başka hiçbir şey aramaz oluyorum. Gürültülü müzikler de çekmiyor canım, sonradan pişman olacağıma adım gibi emin olacağım şeyler yemek de. Yalan yok, köyün yorgunluğu uzun sürede çıkıyor. Fakat kendime geldikçe daha iyi geliyorum. Daha yavaş hareket ediyorum. Daha fazla yazıyorum. Daha az düşünüyorum. Bazı anlar geliyor, akan zaman göğsümün ortasından girip sırtımdan dışarı çıkıyor ve sanki bunu çıplak gözlerimle görebiliyorum. Her şey, en büyük sisler bile netleşiyor.

Yaşamak hepimizi hırpalıyor. İstisnamız yok. Hepimiz bazen o gürültülü köylere kaçıyor, çok mutlu, çok meşgul, çok sosyal, çok neşeliymiş gibi yapıyoruz. Ama artık şuna eminim; insan kendini oralardan ne kadar çabuk kurtarır, aklının içindeki rüzgarlara izin verir, sonra da günlerce vuran dolap kapaklarını teker teker kapatırsa hayat o kadar çabuk normale, sakine dönüyor.

Sevgili arkadaşım.
Hepimiz zor zamanlardan geçtik, geçiyoruz. Belli ki bir süre daha böyle olacak hayat. Hepimizin türlü huyunu, sabrını, dirayetini test edecek. Fakat tüm zorlu zamanlarda, evdeki hesabının çarşıya tutmadığı günlerde, ya da kendini, gerçeğini unutmak için bir yerlerde kaybetmeye çalıştığını fark ettiğinde bunu hatırlamanı isterim.
O köy, senin evin değil. Sadece bir durak.
Endişen, yorgunluğun ve korkun senin gerçeğin değil. Onlar sadece duygular. İyisi ya da kötüsü olmayan, gelen, geçen, olan ve mutlaka biten duygular.
Tüm duraklar insan için ve tüm duygular geçici.

Kendi gürültülü köyümden yeni dönmüş, dolap kapaklarımı yeni kapatmış ve kuytumun köşemin tozunu sessizce almaya başlamışken nihayet, sana da yazmak istedim.
Gürültülü durakların ve türlü duyguların kıymetini hiçbir zaman görmezden gelmemeni, fakat tüm gerçeklerin üzerinde duran kendi sakin, sessiz ve huzurlu gerçeğini de hiç unutmamanı dilerim.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir