top of page

40.

Günler, haftalar ya da saatler hayatın gidişatına ve muhteviyatına göre ne kadar farklı şekil alabiliyor değil mi?


Liseden sonra üniversiteye gitmek, çöpsüz üzüm gibi yaşarken evlilik hayatına geçmek, ya da bizim durumumuzda olduğu gibi, hem ufacık hem de kocaman bir sebep olarak, dünyaya gelmiş bir bebek.

Can Luka doğalı bugün 40 gün oldu. Ya da farklı deyişlerle kırkı çıktı, hatta belki kırkı uçtu. Zaten bu kırk işi de ayrı bir sohbet konusu olmalı; neden her şeyin en önemli süresi kırkı? Ve hadi bebeğin kırk gün dünyada geçirmiş olması tatlı bir durum da, lohusanın neden kırk gün açık mezarı?



Geçtiğimiz, geçirdiğimiz kırk gün elbette daha önce hiç yaşamadığım, doğrusunu söylemek gerekirse pek benzerine de rastlamadığım bir dönemdi, siz de tahmin edersiniz. Doğumdan sonra kucağımıza üç buçuk kiloluk bir insan yavrusu verip, hayırlı olsun, haydi buyrun, bu artık sizin sorumluluğunuz dediler. Buradaki hastanelerin aksine ne bir an yanımızdan ayırdılar bebeği, ne bizim yalnız başımıza koridorda iki adım yürümemize izin verdiler. Fakat insan bir yandan da kendine güvenemiyor malum. Üç buçuk kilo kıyma olsa ne yemekler pişirirsin ama minicik bir bebek olunca dokunmaya bile korkuyor. Ta Amerikalardayız, zaten sadece ikimiziz, yalnızız Emre’yle, üstüne bir de daha önce hiç geçmediğimiz bir tünelin başındayız. Acaba birilerinden yardım mı istesek, ya da eve birkaç günlüğüne hemşire mi tutsak diyecek olduk bir keresinde, ne gereği var dedi hemen doktorlar, sizden daha iyi kim bilecek onun ne istediğini, siz anne babasınız, tabi ki siz bakacaksınız.


Dengeler, değerler, önem verilen ve verilmeyen şeyler nerede ve kiminle olduğumuza göre ne kadar farklı şekil alabiliyor değil mi?


Ahkam kesmek haddim değil, şunun şurası dokuz ay artı kırk gün. Fakat bazı şeyleri bilmek ya da hissetmek için geçen zaman da çok önemli olmuyor. Bebek dediğin neresinden baksan yepyeni bir can. Taptaze bir soluk, bir sıfır noktası. Tüm ekeceklerini zamanla mutlaka biçeceğin bir tarla. Yeni bir defterdeki katlamaya kıyamayacağın ilk sayfa. Ve o sayfaya bir şeyler yazmak bir tek anne babaya düşüyor, o tarlaya bir tek onların verdiği sevgi ekilince yıllar sonra biçmeye değer oluyor. Önemli noktalar, virajlar, yokuşlar çok var insanın hayatında ama galiba en çok ders de, keyif de bu sıfır noktasından çıkılan yoldan alınıyor.


Üzerinden haftalar geçtikten sonra şimdi şimdi anlıyorum doktorun demek ne kadar doğru söylediğini. Houston’daki yalnızlığımız bir kenara, sonrasında da daha kendi içimizde, daha çok kendimizle ve bir tek birbirimizle olmanın ne kadar besleyici, öğretici ve faydalı olduğunu. Bebeğin çok uzun bir süre sadece süt, sevgi ve şefkatle beslenmek istediğini. Annenin ise süslü odalar, kurdeleli yataklar ve etrafındaki bin kişiden ziyade sadece o taze nefesi tanımaya, onunla bir ömür sürecek bağı kurmaya ve bu sırada yanında sadece anlayışlı bir eşe ihtiyacı olduğunu.


Nereden nereye. Konular, dertler, fikirler ve havadisler gözümüzün nereye baktığı, kalbimizin nerede çarptığıyla ilgili olarak ne kadar farklı şekil alabiliyor değil mi?

*** İşin ta en başında dünyada üzerinde anne olmuş ilk kadın gibi davranmamaya yemin etmiştim. Hala da ara ara korkuyorum öyle görünmekten. Hepimizin etrafında mutlaka denk geldiğimiz, çocuk değil de mesih doğurmuş gibi davranan anneler hani. Ya da hep çok uykusuz, çok perişan, çok yorgun olan ve en çok uyumayan bebek ödülünü her yıl yeniden kazanan bebeği büyütenler. Ama bu hafta da içimden bunları yazmak geldi, bence siz de anlarsınız beni.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page