aklımızdaki dantel örtüler.
- Ege Soley
- 1 May 2021
- 4 dakikada okunur

Geçtiğimiz günlerde Instagram’dan takip ettiğim Amerikalı bir kadın (geçen mektupta da yine Instagram’dan birilerinin başrolde oturmasını neye bağlamalıyız acaba, telefonu biraz bıraksam mı elimden?) son paylaşımında bir hafta boyunca herhangi bir post vs. koyamayacağını, çünkü bir retreat‘e yani bir nevi inzivaya çekileceğinden bahsediyordu. Uzun uzun sebeplerini anlattığı yazının bir yerinde de şöyle bir cümle geçiyordu, “Kendimi nasıl bir şeyin içine attığımı hiç bilmiyorum. Tanımadığım insanların bana bilmediğim şeyler yapacak olması cehennem gibi geliyor kulağa. Ama aslında asıl cehennem ne biliyor musunuz, asıl cehennem incelenmemiş, derinlerine girilmemiş bir hayat. Asıl cehennem çoğumuzun yaptığı gibi çocukluk travmalarımızla uyurgezer gibi yaşamaya devam etmek.”
Tanımadığı insanların ona bilmediği şeyler yapacağından bahsettiği yer ise, Hoffman Process adında, bildiğimiz bir çok celebrity‘nin de zaman zaman katıldığı, içeride ne yapıldığından özellikle bahsedilmeyen fakat genel olarak kişiyi çocukluğundan beri üzerinde taşıdığı, ebeveyn kaynaklı negatif şablonlardan kurtaracak çalışmaların yapıldığı bir sistem. Bu gibi şeyler, eğitimler, inzivalar kulağa bazen fazla new age, hatta bazılarımız için tamamen saçmalık olarak gelse de (ki belki şu anda bu mektubu okuyanlar arasında da şimdiden burun kıvıranlar olmuştur) ben aslında Justin Bieber’ın fazla ünlülükten arınmak için gittiği, California tepelerindeki beş bin dolarlık inzivaların çekiciliğinden ziyade konunun özüne daha çok ilgi duyuyorum. Üzerimize biz hiç fark etmeden yapıştırılan, ebeveynlerimizin kötü niyetle değil de tamamen bilinçisizlikle bizi maruz bıraktığı türlü şablon ve alışkanlıkları hiç incelemeden sanki mecburmuşuz gibi yaşamak kısmına.
Kendi kafamın içini tanımasam, hamilelikle mi bunları kafaya takar oldum derdim ama, biliyorum ki öyle değil. Hatta ilginç bir şekilde, yakında dünyaya bir birey getireceğim ve onun bütün sorumluluğunu taşımanın yanı sıra bir de tüm psikolojisinin üzerinde de tartışılmaz bir etkim(iz) olacağını bilmeme rağmen, ilginç bir rahatlık var üzerimde. Her şeyi okuyan ben hamilelik kitaplarına bile çok mesafeliyim. Belki sonrasında diyorum şimdilik. Diğer yandan dediğim gibi, aklımın içine iyi kötü hakimim artık. Kendimi bildim bileli içeride dolaşan sorular hep çok benzer; ben şimdi bu tepkiyi neden verdim, söylenenler benim nereme dokundu da bu kadar taktım kafaya, aslında kim konuşuyor ben bunları söylerken, her davranışlarımı anlamlandırabiliyor muyum gerçekten? 5000 dolar değerinde tonla soru. California tepelerinde bir çalışmayla eş değer mi tartışılır ama böyle böyle, bu soruları cevaplaya cevaplaya hatrı sayılır bir yol kat ettiğimi de biliyorum.
Kaçımız çocukluk denen o hem çok renkli hem de bazı yanlarıyla oldukça karanlık dönemden hiç yara almadan çıktık, merak ediyorum. Tam olarak kaçımız başka kimseyle kıyaslanmadan geçti sınıfları, kaçımız herhangi bir şekle sokulmaya çalışılmadan, sadece olduğu gibi, varolduğu için sevildi ve en önemlisi kaçımız değil beş bin, milyon dolarlar değerindeki o malum ben ne yaparsam yapayım çok değerliyim, sevilmeye layığım bilgisiyle gönül rahatlığıyla büyüdü?
İnanın bana, çok azımız, çok şanslı bir azınlığımız.
Benim mesela hala bir sürü kare, bir sürü an var gözümün önünde. Evde nasıl olmuşsa daracık bir aralığa düşmüş bir bisküviyi oradan almaya çalıştığım sırada arkamdan bana söylenen sen alamazsın onu, yapamazsın cümlesi yüzünden uzun süre benzer bir sürü şeyi yapamayacağımı sandım. Babam, bir gün içine defterlerimi koyduğum küçük naylon torbayı gösterip bir yandan da bana parmağını sallayarak bir daha sakın böyle bir torba kullanma’ya benzer bir şeyi sanki büyük bir günah işlemişim gibi söylediği için, daha birkaç yıl öncesinde kadar değil kullanmak, evde bile naylon torba bulundurmadım. Hatta yine çocukluk yıllarımda birkaç kez de giydiğim kazakların hep birbirinin aynı olduğunu ima edince, yıllar boyu onun sevdiği şeyleri giymeye çalıştım. Delilik gibi geliyor değil mi kulağa? Hepsinin arkasındaki gerçeğe nihayet uyandığımda neredeyse yirmili yaşlarımı bulmuştum. Şimdi bunları burada sanki başka birinin bana hiç de dokunmayan basit tuhaf huyları gibi anlattığıma bakmayın; üzerimdeki etkileri bir yana, onları fark edişim, tanıyışım, kabullenişim ve sonrasında normalleştirmeye çalışmam tahmin edersiniz ki epey zamanımı aldı.
Ama işte, bir takım aydınlanmalar da böyle oluyor. Aydınlanma dediğimin de öyle ulvi bir an olmasına gerek yok, insanın aklındaki ufacık ampullerin aniden yanıp sönmesi gibi daha çok. İnsan büyüdükçe, deneyim kazandıkça ve yaşadıkça o güne dek hep büyük gördüğü, kendisinden çok daha ileride sandığı ebeveynlerinin de, aslında bir yere kadar büyüyebilmiş ve yine kendi anne babasının izlerini taşıyan çocuklar olduğunu fark ediyor. Kızsa bir yere kadar kızıyor, üç gün söylense dördüncü gün bir şeye yaramayacağı için susuyor. Bu sefer kendine geri dönüyor, peki ben kendim için ne yapabilirim? İşte ondan sonra belki California tepelerindeki bir takım inzivalarda arıyor cevabı, belki bizim gibi sürekli kendini yoklamaya başlıyor. Giydiğinden söylediğine, verdiği olmadık tepkilerden kimi zaman kimsenin beklemediği suskunluklarına kadar her adımını dantel bir örtüyü söker gibi geriye gide gide, başa sara sara inceliyor. Sonra hop! bir bakıyor geçmişten bir ses, bir fotoğraf karesi, bir sallanan parmak, bir değersizlik, kenara bırakılmışlık hissi. Dantel örtü kendiliğinden hızla sökülmeye başlıyor bu kez, ta ki insanın elinde sadece şekli bozulmuş ipler kalana kadar. O kalan iplerle yepyeni bir örtü örmek, artık bambaşka bir iş. İnsanın kendisi, çocukları, hatta gelecek nesilleri için yapması gereken çok önemli bir iş. Varsa sabrı ve gücü, başlıyor yeniden örmeye.
Diyeceğim o ki, yaşı ve tüm deneyimi bir yana, dünyadaki herkesin aslında bir şekilde büyümek zorunda kalan çocuklar olduğunu hatırlatmak gerekiyor kendimize. Belki pahalı inzivalarda, belki beynin içinde dönüp dolaşan sorularla, belki sadece sabırla. Çünkü diğer türlü değil ebeveynlerinin, kocaman nesillerin yükü çöküyor insanın üzerine. Çünkü diğer türlü, o eski dantel örtüler demode filmlerdeki gibi aklımızın içindeki televizyonların üzerinde hiçbir şey yokmuş gibi örtülü durup, izleyeceğimiz güzel filmlerin de hiç yoktan önünü kapatıyor.




Yorumlar