top of page

Bağlar

Son mektubumun üzerinden iki yaz geçmiş, inanabiliyor musunuz? İki kocaman yaz!


Teoman şarkısı gibi, vakit bir türlü geçmezken yıllar, hayatlar ve yazlar hızla geçiyor gerçekten. 


Eski mektupların kitap olması, türlü planlarımın genişleyerek şekil değiştirmesi, Luka’nın günden güne büyümesi, benim bu hızla ilerleyen trende her gün başka bir vagona koşmaya çalışmam, bazen olduğum yere yığılmam, bazen kendi gücüme şaşırmam, bazen de ilk durakta inip oralarda bir yerde birkaç gün sadece uyumak istemem, sanmıyorum ki çok yabancı gelsin sizlere. Özneler ya da nesneler değişse de bu aralar çoğumuzun hayatı benzer şekilde akıyor, ilerliyor sanki. 


Size bu mektubu bir Starbucks’tan yazıyorum. Evime yakın, çalışmak için sık sık geldiğim bir yer burası. Oldukça köhne, sürekli bangır bangır -ve bence günün hiçbir saatine yakışmayan- tuhaf bir müzik çalıyor ve biraz daha şikayet etmem gerekecek olursa ışıklandırması çok başarısız. Bir taraftaki masalar hep çok karanlık, bazı köşelerinde de tavandan sarkan lambalar insanın gözünü alıyor. Madem bu kadar kötü neden hep oraya gidiyorsun? diyeceksiniz değil mi, çok haklısınız.


Fakat sadece ben değil, tahmin edersiniz ki benim gibi başka müdavimleri de var buranın. Çok zayıf, genç bir adam mesela; ne zaman gelsem burada. (Hatta evet, size bu satırları yazarken tam çapraz masamda oturuyor.) Uzun saçlı, hep aynı kasketi takıyor. Biraz sonra plaja gidecekmiş gibi hep kısacık bir şort ve parmak arası terlik giyiyor. Mutlaka çay içiyor, gazete okuyor ve masasının üzerine bir türlü anlam veremediğim bir şekilde, kocaman bir paket ıslak mendil koyuyor. Ya da başka bir adam daha var mesela, hep aynı köşe masada oturup sürekli bağıra bağıra telefonda konuşuyor. Bugüne kadar herhangi bir şey içtiğini de görmedim; öyle bir havası var ki sanki buraya sadece telefonda konuşmaya geliyor ve işi bitince de çıkıp gidiyor.


Gündelik insan halleri, hepsinin kendi küçük hikayeleri. Ortak noktamız ve müsebbibimiz ise belli; herhangi bir yerle, oranın havası, kahvesi ya da belki de sadece varoluşuyla kurduğumuz bağ




İstikrarlı adımlar, inatçı gayeler, sesini duyurmaya yemin etmiş ihtiyaçlar ya da bazen çok tesadüfi karşılaşmalar, günden güne bağ kurmamıza sebep oluyor bir şeylerle. Her gün bir daha, biraz daha. Fark etmiyoruz çoğunlukla, fark edecek kadar dikkat da etmiyoruz. 

Her gün bir daha, biraz daha. Bağlanıyoruz. Bir düğüm, bir sıkı ilmek daha. Sonra bir gün bakıyoruz üst üste atılmış, benim diyen denizcinin açamayacağı kuvvette düğümler. Elbette insanlara, pek tabii mekanlara, duygular, anlar, hatıralar, olmuş ve olacakların hepsine bir çengel, bir düğüm, birkaç ilmek atıyor beynimiz. Sonrası ise malum; neye benzediğine takılmadan hep aynı yerlere gidiyor, tüm marazlarına rağmen inatla aynı insanları seviyor, midemizi nasıl yakacağını umursamadan her sabah aynı acı kahveleri içiyoruz.


Çünkü insan olmak biraz da böyle bir şey; uçmamak, savrulmamak, sıkıca tutunmak istiyoruz. Güvenilir bir yere iç rahatlığıyla bağlanmak istiyoruz.


Fakat tahmin edersiniz ki bağlanmanın benim için anlamı elbette köhne bir Starbucks’tan müteşekkil değil. Aksine; bu çok elzem, çok kıymetli ve çok mecburi bir konu benim için. Savrulmadan dik durmak, düştüğümde tutunacak bir yerler bulmak, ne kadar kaybolursam kaybolayım döneceğim noktaya bir yerlerimden bağlı olduğumu bilmek çok hayati. 

Hatta belki biraz da bu yüzden bugün buradayız. Uzak bile olsak, bakın, yine bir aradayız. Yazıyoruz, okuyoruz, paylaşıyoruz ve aslında bunların hepsini göğsümüzün ortasından çıkıp herbirimize temas ederek dolaşan, mesafe ya da mekan tanımayan sihirli bir bağ ile yapıyoruz. O gizli bağ bizi ince ince birbirimize teyelliyor ve onun sayesinde daha önce hiç yüz yüze gelmemiş bir sürü kadın aynı cümleleri samimiyetle paylaşabiliyor, kalabalık bir sofranın etrafında keyifle oturabiliyor, birbirine güvenle sarılabiliyor ve kendini içtenlikle açabiliyor. Çünkü bazen bağlar, çok türlü, çok yönlü, çok başka bir mukavemette kuruluyor. Bazen bağlar kendi bereketiyle, zenginliğiyle, çevresini iyileştirecek şifasıyla geliyor. Ve bana sorarsanız bunun yolu da en çok iyi niyetten geçiyor.

***

Son mektubumun üzerinden iki yaz geçmiş. Koskoca iki yaz.


Mevsimler dönmüş, çocuklarımız büyümüş, kararlarımız bin kere şekil değiştirmiş, kimi aşklar doğmuş, bazısı bitmiş, hayat hiç durmamış, dönmüş, dönüşmüş, değişmiş. 


Ama bakın, biz hala buradayız. Hatta gün be gün daha kalabalık oluyor, giderek zenginleşiyor, genişliyoruz. Bir telefon ya da bir bilgisayar ekranının başında, çoğunlukla birbirimizden uzakta ama aslında hep çok yakında, mektupların, satırların, bolca kelimenin arasında dolaşıyoruz. Ve bağlanmanın da, birbirine nefes olmanın da, yakınlığın da, mesafenin de hem anlamını hem kıymetini bence çok iyi biliyoruz.


Şanslıyız, hem de çok!


***

Uzun bir aradan sonra hem yazmak, hem de yazdıklarımın sizin tarafınızdan okunacağını bilmek bana çok iyi geldi. Umarım bundan sonra paylaşacağımız satırlar da size iyi gelsin. Hem içini açmaktan, paylaşmaktan güzel şey mi var? ❤️





 
 
 

Yorumlar


bottom of page