top of page

Benim Gözümden Roma

Hafif yağmurlu bir güne uyandım. Saat 8’i henüz bulmamıştı. Pencereyi araladım ve bana en yakın kahve dükkanının nerede olduğunu kestirmeye çalışıyorum. Via Dei Coronari isimli bir caddede 18. yüzyıldan kalma bir palasta yer alan küçük bir butik oteldeyim. (Residenza Domizia) Belki dün buraya bavulumu getirdiğimde katettiğim mesafeyi ve ‘san pietrino’* lar ile çevrili dar yolda güçlükle yürümeye çalışırken bavulumdan çıkan sesi önceden hesaba katmış olsaydım; zannediyorum bu yüklü bavul yerine minik bir sırt çantası seçerdim. Fötr şapkamı takıp sabah kahvemi içmek üzere yola koyuluyorum. Uzun zamandır beklediğim taze çekilmiş kaliteli bir espresso’ dan gelen kokuyu içime çekmenin hayalini kuruyorum. Sonunda Roma’nın en eski; İtalya’nın ise 2. eski kahve dükkanı olan The Antico Cafe’ Greco’ya gitmeye karar verdim. Birçok 19. yüzyıl şairi, politikacısı, sanatçısı ve entellektüelinin uğrak mekanı olan bir yere gideceğim için epey heyecanlıyım… Ayrıca bu yağmurlu havanın nostaljik bir atmosferi ve geçmişten gelen aziz bir ruhu yansıttığına inanıyorum. Via Dei Condotti’ ye doğru ilerlerken geçtiğim sokaklara imtina ile bakıyorum. 1760 yılında Yunan Nicola della Maddalena tarafından açılan bu kahve dükkanının içi ve dekorasyonu da tıpkı hikayesi kadar ilgi çekici! Sabahları, aynı Romalılar gibi tercihimi cappuccino’ dan yana kullanıyorum. (Roma’da Romalı gibi yaşayacaksın sözüne uyarak burada yalnızca sütlü kahveyi sabah saatlerinde yudumlamam gerekiyor…) Casanova, Goethe, John Keats, Lord Byron, Wilhelm Richard Wagner, Hans Christian Andersen, Giorgio de Chirico, and Mark Twain. Tüm bu isimlerin bu kafede vakit geçirmiş olması beni tarihte edebiyat yolculuğuna çıkarıyor. Aklımda John Keats şiiriyle buradan ayrılıyor ve İspanyol Merdivenlerine doğru yürüyorum. İşte tam karşımda tüm ihtişamıyla Piazza di Spagna! Genç yaşta hayatını kaybeden İngiliz şair John Keats (1795-1821) in dizelerine göz atıyorum hemen kitabımdan. Ve onun bu meydandaki müzesini ziyaret etmek istiyorum.


Kasaba, kilise bahçesi ve batan güneş,


ağaçlar, bulutlar, tepelerle çevrili görünen,


çok önce gördüğüm bir düş gibi soğuk, güzel,


– tuhaf – kısa yaşanan solgun yaz, ama, kazanılmış.


Kış sıtmasından, parlayan bir saate; ılık – mavi


gökyüzü, yıldızlar ışık salmayan – her şey güzel,


soğuk; sızı yok daha, tat alan zihin için, Minos-bilgece,


güzelliğin gerçeği ölü feryattan özgür, kararsız


şekiller ve hasta gurur savrulur solgun, üzerine!


Tutuşur! borçlu olduğun şerefle.


Sıkça şereflenmiş seninle, büyük gölge,


saklar yüzünü, günah işlerim yalın göklerine.


Saat öğlen olmuştu bile! Müzeden çıktığımda yağmur iyiden iyiye etkisini azaltmış ve adeta bahar güneşi beni karşılamaya gelmişti. Buradan gün ışığının daha fazla keyfini çıkarabilmek adına Piazza del Popolo’ya geçiyorum. Aurelia Duvarı karşısında yer alan ikiz kiliselerin bulunduğu bu eşsiz meydandayım. Yönümü Villa Borghese’ye çevirmeden önce Cafe Rosati’ ye uğrayıp tramezzini (üçgen şeklinde sandviç) alıyorum. Bisikletler yanımdan hızla geçiyor ve zamanı yavaşlatıyor. Farklı yönlere giderken kesiştiğimiz anlarda zaman duruyor. Galleria Borghese’ye vardım. Bernini heykelleri, Caravaggio, Rafael ve Titian eserleri yanı sıra Domenichino, Dosso Dossi, Veronese, Correggio, Algardi eserlerini de görüyorum.


Bernini’ nin Defne ve Apollon’una izlerken onların hikayesini anımsıyorum.


Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür. Bu kız Daphne (Defne)’dir. Defne, Işık Tanrısı’ndan kaçar ve Apollon kovalar. Apollon Defne’nin peşine düşmüştür bir kere… Bir an olur ki Defne, Apollon’un nefesini saçlarının arasında duyar. Defne, birden içtenlikle doğaya ve toprağa yakarır:

“Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru.”


Ve yavaş yavaş Defne başkalaşır. Göğsünü çatırtılar ile bir kabuk kaplar, saçları tel tel yapraklara dönüşür, kolları dallara evrilir, ayakları ise toprağın içine girip köklenir. Defne ağacına dönüşmüştür artık.


Apollon bu durum karşısında Defne’ye fısıldar:

“Defne, artık sen, kutsal bir ağaçsın. Ölümsüzleşen yaprakların, çelenge dönüşecek. Kim ulaşırsa zafere bil ki seninle süsleyecek başını!’’


Bernini’nin bu aşkı başka bir şekle bürüyerek ölümsüzleştirmesi aslında sonsuzlaşan tutkunun doğayla birlikte toprağa karışarak her daim yaşıyor oluşu tekrardan tüylerimi diken diken ediyor.


Galleria Borghese’deki turumu bitiriyorum. Saatin nasıl bu kadar ilerlediğini fark etmeden dışarı çıktığımda görüyorum ki birazdan günün en değerli vaktine ulaşacağım. Palmiyeler, ulu Roma çam fıstığı ağaçları arasından ilerleyerek Pincio’ ya varıyorum. Yukarıdan aşağıya baktığımda belirli hareketin olduğu bir meydan boyunca ortadaki dikili taşın adeta saatinin yelkovanını anımsatan gölgesi ile karşılaşıyorum. Anın içinden geçen belli belirsiz silüetler… Birbirini kovalıyor. Ölümsüz şehrin karanlığa evrilişini kuşbakışı olarak parkın tepesinden uzaklara doğru en küçük detayı dahi yakalamaya gayret göstererek izliyorum. Ve bu anı hafızama kazıyıp ölümsüzleştiriyorum. Derken dönüş yolumda bir bisiklet kiralama dükkanı ile karşı karşıyayım. Aslında henüz gün hareli rengini korurken şehri tekerlekler üzerinde keşfetmeye koyuluyorum. Yol aldığım süre zarfınca Roma Forumu’ na geldiğimde artık ışıklar değişmiş ve ayrı bir panaroma beni selamlıyor. Sokak müzisyenlerinin sesleri ile insan uğultuları havada birbirine karışıyor, birleşiyor ve bir bütün oluyor. Ve ben o sırada Julius Caesar ile göz göze geliyorum.


Akşam yemeği randevum için Monti’ye ilerliyor ve şehrin genç çehresi ile tanışıyorum…


Devamı bir sonraki yazıya….

*san pietrino: Roma’da yer alan yol taşları


Yazan: Duhan Senli





 
 
 

Yorumlar


bottom of page