Benim Gözümden Roma
- Ege Soley
- 22 Ara 2023
- 3 dakikada okunur
Hafif yağmurlu bir güne uyandım. Saat 8’i henüz bulmamıştı. Pencereyi araladım ve bana
en yakın kahve dükkanının nerede olduğunu kestirmeye çalışıyorum. Via Dei Coronari
isimli bir caddede 18. yüzyıldan kalma bir palasta yer alan küçük bir butik oteldeyim.
(Residenza Domizia) Belki dün buraya bavulumu getirdiğimde katettiğim mesafeyi ve ‘san
pietrino’* lar ile çevrili dar yolda güçlükle yürümeye çalışırken bavulumdan çıkan sesi
önceden hesaba katmış olsaydım; zannediyorum bu yüklü bavul yerine minik bir sırt
çantası seçerdim. Fötr şapkamı takıp sabah kahvemi içmek üzere yola koyuluyorum. Uzun
zamandır beklediğim taze çekilmiş kaliteli bir espresso’ dan gelen kokuyu içime çekmenin
hayalini kuruyorum. Sonunda Roma’nın en eski; İtalya’nın ise 2. eski kahve dükkanı olan
The Antico Cafe’ Greco’ya gitmeye karar verdim. Birçok 19. yüzyıl şairi, politikacısı,
sanatçısı ve entellektüelinin uğrak mekanı olan bir yere gideceğim için epey heyecanlıyım…
Ayrıca bu yağmurlu havanın nostaljik bir atmosferi ve geçmişten gelen aziz bir ruhu
yansıttığına inanıyorum. Via Dei Condotti’ ye doğru ilerlerken geçtiğim sokaklara imtina
ile bakıyorum. 1760 yılında Yunan Nicola della Maddalena tarafından açılan bu kahve
dükkanının içi ve dekorasyonu da tıpkı hikayesi kadar ilgi çekici! Sabahları, aynı Romalılar
gibi tercihimi cappuccino’ dan yana kullanıyorum. (Roma’da Romalı gibi yaşayacaksın
sözüne uyarak burada yalnızca sütlü kahveyi sabah saatlerinde yudumlamam gerekiyor…)
Casanova, Goethe, John Keats, Lord Byron, Wilhelm Richard Wagner, Hans Christian
Andersen, Giorgio de Chirico, and Mark Twain. Tüm bu isimlerin bu kafede vakit geçirmiş
olması beni tarihte edebiyat yolculuğuna çıkarıyor. Aklımda John Keats şiiriyle buradan
ayrılıyor ve İspanyol Merdivenlerine doğru yürüyorum. İşte tam karşımda tüm ihtişamıyla
Piazza di Spagna! Genç yaşta hayatını kaybeden İngiliz şair John Keats (1795-1821) in
dizelerine göz atıyorum hemen kitabımdan. Ve onun bu meydandaki müzesini ziyaret
etmek istiyorum.
Kasaba, kilise bahçesi ve batan güneş,
ağaçlar, bulutlar, tepelerle çevrili görünen,
çok önce gördüğüm bir düş gibi soğuk, güzel,
– tuhaf – kısa yaşanan solgun yaz, ama, kazanılmış.
Kış sıtmasından, parlayan bir saate; ılık – mavi
gökyüzü, yıldızlar ışık salmayan – her şey güzel,
soğuk; sızı yok daha, tat alan zihin için, Minos-bilgece,
güzelliğin gerçeği ölü feryattan özgür, kararsız
şekiller ve hasta gurur savrulur solgun, üzerine!
Tutuşur! borçlu olduğun şerefle.
Sıkça şereflenmiş seninle, büyük gölge,
saklar yüzünü, günah işlerim yalın göklerine.
Saat öğlen olmuştu bile! Müzeden çıktığımda yağmur iyiden iyiye etkisini azaltmış ve adeta
bahar güneşi beni karşılamaya gelmişti. Buradan gün ışığının daha fazla keyfini
çıkarabilmek adına Piazza del Popolo’ya geçiyorum. Aurelia Duvarı karşısında yer alan ikiz
kiliselerin bulunduğu bu eşsiz meydandayım. Yönümü Villa Borghese’ye çevirmeden önce
Cafe Rosati’ ye uğrayıp tramezzini (üçgen şeklinde sandviç) alıyorum. Bisikletler yanımdan
hızla geçiyor ve zamanı yavaşlatıyor. Farklı yönlere giderken kesiştiğimiz anlarda zaman
duruyor. Galleria Borghese’ye vardım. Bernini heykelleri, Caravaggio, Rafael ve Titian
eserleri yanı sıra Domenichino, Dosso Dossi, Veronese, Correggio, Algardi eserlerini de
görüyorum.
Bernini’ nin Defne ve Apollon’una izlerken onların hikayesini anımsıyorum.
Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür. Bu kız
Daphne (Defne)’dir. Defne, Işık Tanrısı’ndan kaçar ve Apollon kovalar. Apollon Defne’nin
peşine düşmüştür bir kere… Bir an olur ki Defne, Apollon’un nefesini saçlarının arasında
duyar. Defne, birden içtenlikle doğaya ve toprağa yakarır: “Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru.”
Ve yavaş yavaş Defne başkalaşır. Göğsünü çatırtılar ile bir kabuk kaplar, saçları tel tel
yapraklara dönüşür, kolları dallara evrilir, ayakları ise toprağın içine girip köklenir. Defne
ağacına dönüşmüştür artık.
Apollon bu durum karşısında Defne’ye fısıldar:
“Defne, artık sen, kutsal bir ağaçsın. Ölümsüzleşen yaprakların, çelenge dönüşecek. Kim
ulaşırsa zafere bil ki seninle süsleyecek başını!’’
Bernini’nin bu aşkı başka bir şekle bürüyerek ölümsüzleştirmesi aslında sonsuzlaşan
tutkunun doğayla birlikte toprağa karışarak her daim yaşıyor oluşu tekrardan tüylerimi
diken diken ediyor.
Galleria Borghese’deki turumu bitiriyorum. Saatin nasıl bu kadar ilerlediğini fark etmeden
dışarı çıktığımda görüyorum ki birazdan günün en değerli vaktine ulaşacağım. Palmiyeler,
ulu Roma çam fıstığı ağaçları arasından ilerleyerek Pincio’ ya varıyorum. Yukarıdan
aşağıya baktığımda belirli hareketin olduğu bir meydan boyunca ortadaki dikili taşın adeta
saatinin yelkovanını anımsatan gölgesi ile karşılaşıyorum. Anın içinden geçen belli belirsiz
silüetler… Birbirini kovalıyor. Ölümsüz şehrin karanlığa evrilişini kuşbakışı olarak parkın
tepesinden uzaklara doğru en küçük detayı dahi yakalamaya gayret göstererek izliyorum.
Ve bu anı hafızama kazıyıp ölümsüzleştiriyorum. Derken dönüş yolumda bir bisiklet
kiralama dükkanı ile karşı karşıyayım. Aslında henüz gün hareli rengini korurken şehri
tekerlekler üzerinde keşfetmeye koyuluyorum. Yol aldığım süre zarfınca Roma Forumu’ na
geldiğimde artık ışıklar değişmiş ve ayrı bir panaroma beni selamlıyor. Sokak
müzisyenlerinin sesleri ile insan uğultuları havada birbirine karışıyor, birleşiyor ve bir
bütün oluyor. Ve ben o sırada Julius Caesar ile göz göze geliyorum.
Akşam yemeği randevum için Monti’ye ilerliyor ve şehrin genç çehresi ile tanışıyorum…
Devamı bir sonraki yazıya….
*san pietrino: Roma’da yer alan yol taşları
Yazan: Duhan Senli





Yorumlar