top of page

bir televizyon çocuğunun anıları.

Bu Covid insanı sersem ediyormuş biraz. Bilmiyorum belki de fazla evde oturmak, yeteri kadar güneş görememek, kalabalıklara karışmasan da insanla temastan uzak durmak da biraz içini kurutuyor insanın. Netflix’ten HBO’ya, oradan Amazon Prime’a atlaya atlaya, yüzlerce dizi ve filmin afişine sürekli baka baka beynini de sefilleştiriyor hatta. Ama yalan olmasın, herhangi bir şikayetim oldu mu bu durumdan diye sorarsanız, pek sayılmaz.


Beni tanıyanlar bilir, gerçek bir televizyon çocuğuyumdur ben; kelimenin tam anlamıyla kendimi bildim bileli de hep öyle oldum. Küçükken annem TRT’deki reklamları VHS kasetlere doldurur, ben yemek yiyeceğim zaman oynatırmış. Ağzım açık hipnotize haldeyken de ne yedirirse kar sayarmış. Daha pusette gezme yaşında ve tabi ki okuma falan bilmiyorken Vim’in, Alo’nun, Cif’in logolarını reklamlardan ezberleyip sonra bakkala gittiğinde sanki hepsini okuyormuşum gibi anne bak Vim, bak Cif dermişim de bakkal beni üstün zekalı sanıp pek şaşarmış. Bugünkü çocuklara üç yaşına kadar ekran göstermeyin, aman televizyona bakmasın iki boyuta alışmasın falan diyorlar ya, çok fena bir şeyler oluyor olsaydı bana kesin olurdu diyesim geliyor bazen. Neyse, bunlar zor konular tabi, benimki de işin şakası.

Bir yandan başka bir gerçek de şu ki, bugüne kadarki neredeyse 35 senemi gerçek bir televizyon sevdalısı olarak geçirince tuhaf bir külliyat birikiyor insanın hafızasında; pek öyle kolay unutulmayan, mutlaka bıraktığı iyi kötü izler olan garip bir görseller, jenerikler ve karakterler koleksiyonu. Bazı hatırladığım programlar var mesela, anlatmaya çalıştığım hiç kimse hatırlamıyor. Ya da bazı başka programlardan insanlara ben onu izlerdim diye bahsettiğimde, belki de bugünkü benden hiç beklemediği için biraz şaşkınlık, biraz da bence benim adıma utanmayla yüzüme bakıyor. Gerçek Kesit mi, gerçekten mi? Hülya Avşar’ın polis olduğu bir dizisi mi vardı? Hangi yarışma o ya insanların koşup koşup duvara atlayıp yapışıp kaldığı?

İlkokul zamanlarımı mesela hiç çizgi filmlerle hatırlamıyorum. Hiç sevmezdim, hiçbir şey ifade etmezdi. Ve inanın bugün de hala, animasyonlardan, animelerden, çizgi herhangi bir şeyden zerre keyif almıyorum. Diziler izlerdim küçücükken de; cumartesi akşamları mutlaka Fame’i, arada Perran Kutman’lı Kızlar Yurdu’nu, Kaynanalar’ı, bir de yakalarsam A Takımı’nı. Sonra sonra anneannemin evinde gördükçe Yalan Rüzgarı’na tutulmaya başladım. Jeneriğindeki Y ve R harflerinin Yalan Rüzgarı’nın baş harfleri olduğundan yıllar boyunca o kadar emindim ki, orijinalinin The Young & The Restless olduğunu duyduğumda çok büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Devam eden yıllarda artık neredeyse gün gün belliydi ne izleyeceğim; pazartesileri Şehnaz Tango, salı akşamları Bir Demet Tiyatro, çarşamba Kara Melek, bir de her akşam ana haber öncesi Ferhunde Hanımlar ve Kızları (dizinin ilk adı bu şekildeydi, sonradan kısaltmışlardı Ferhunde Hanımlar diye, hatırlayanlar çıkar). Gün geldi Sabah Şekerleri’nde Şebnem ve Murat’a faks mı çekmedim, Flash TV’de Şeker Cadı diye (şimdi düşününce gerçekten her anlamıyla korkunç olan) bir çocuk programını izleyebilmek için her sabah deli gibi saat mi kurmadım, Mehmet Ali Erbil’in insanlara döküntü bir stüdyoda daha da döküntü bir kafesin içinde koşan tavukları yakalattığı tuhaf programı mı izlemedim, Ana dizisindeki Ayşen Gruda’nın kürklü paltolarına ve Gülşen Abi’deki Haluk Bilginer’in pespembe ofisine mi hayran olmadım, Best TV diye artık olmayan bir kanalda bugün tanıdığım hiç kimsenin hatırlamadığı, gecenin bir vakti yayınlanan Kaptanın Seyir Defteri programı için saçma sapan saatlere kadar uykusuz mu kalmadım? Daha neler var isteseniz, neler. Yazdıkça aklıma geliyor ve aslında böyle bakınca ne tuhaf, ne gereksiz şeyler insanın zihninde ne kadar çok yer tutuyor.

Zihinde yer tutmak demişken bunu da anlatmalıyım. Bundan birkaç ay önceydi, bir pazar sabahı nedense anlamsızca erken bir saatte uyandık Emre’yle. Uyku da tutmayınca gittik salona, ne yapsak diye birbirimize bakarken, ben kendimi bir anda şu cümleyi kurarken buldum; “bu saatte eskiden televizyonda hep eski dizilerin tekrarı olurdu, keşke Kaygısızlar olsa da izlesek.” Normal insanlar pazar sabahı yürüyüşe, ne bileyim ekmek almaya ya da hiç olmadı geri uyumaya giderken ben açtım Youtube’u, Kaygısızlar izledik iki bölüm. Ve ne kadar hoşuma gitti size anlatamam. Ne orman yürüyüşü, ne taze ekmek, ne sabah uykusu verebilirdi bana o zevki, eminim.

Neden böyle, hem biliyorum, hem bilmiyorum. Bilemediğim kısmı, ta en başından beri televizyona dair beni neyin bu kadar etkilediği. Bildiğim ise, bugün bana Kaygısızlar izleten isteğin aslında çok eskiye, alışılmışa, iyi hissettiğim zamanlara olan bağdan kaynaklandığı. Çok komik ya da çok iyi bir prodüksiyon olduğu için değil, bana çocukluğumu, o zamanın kokusunu, varoluş hissini hatırlattığı için dönüp dönüp izliyorum bazı şeyleri. O zamanlara dair hatırladığım çoğu şey gibi, uyduruk televizyonlarda izlediğimiz, düşük kaliteli görüntüler de beni hep aynı güvenli ve sıcak yere taşıyor. Olacak O Kadar’ın jeneriğindeki Levent Kırca’nın fazla mimikli yüzü, Çarkıfelek’teki Yasemin Koşar’ın güzelliği ya da zamanının Türk Oprah’sı Ayşe Özgün’ün anne yumuşaklığındaki tavırları nerede bir yerde karşıma çıksa, hepsini aynı sıcak hisse açılan bir kapı gibi görüyorum. Bilmiyorum çok mu uzak bu söylediklerim size, bilmiyorum ortak bir nokta buluyor musunuz kendinizle. Bir yandan aslında bunu da merak ediyorum. Paylaşılan bir duygu mu bu, yoksa ben mi fazla nostaljik davranıyorum? Uzun lafın kısası, şimdi bana sorsanız, birinden diğerine zıpladığımız HBO’lar harika, Netflix’ler nefis evet.

Ama benim için şu yukarıda adı geçenlerle aynı şey mi deseniz, değil, hiç değil elbet. *Bir de naçizane öneri; yukarıda bahsi geçen türlü dizi ve program bir yana, eğer izlemediyseniz Ahmet Mekin’in (yakışıklılığına ne desem bilemiyorum) başrolünde olduğu eski bir TRT bilimkurgu dizisi olan 4 bölümlük Kavanozdaki Adam dizisini lütfen bulup izleyin.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page