top of page

bu hayatla ne yapmalı?


Günaydın! Pazartesiler malum, diğer günlerden hep biraz daha zor, biraz daha koşturmalı, bence biraz da gereğinden fazla planlı.

Bugün buraya hem bugün, hem sonraki ihtiyaç duyulacak olası zamanlara birkaç naçizane öneri, not, fikir bırakayım istedim. Çünkü bambaşka yerlerde bambaşka insanlar olsak da, zaman zaman hepimizin kendine sorduğu o malum kısık sesli soru aynı değil mi aslında?

Bu hayatla ne yapacağım ben?

Her şeyden önce tozunu alalım biraz. İstersen elin değdikçe, aklına geldikçe. İstersen ciddi bir kararla, sadece buna ayrılmış bir zamanda. Ama her zaman yavaş yavaş ve mutlaka dikkatle. Önce ortadaki masanın üzerindekilere bir bak mesela, her gün düşündüğün, gördüğün, konuştuğun ve hatırladığın ne varsa hepsi orada. Hepsini bir yokla, atman ya da unutman gerekenleri, sadece alışkanlıktan yaptıklarını, çoğunlukla ezbere söylediklerini, bir ara yaparım deyip üzerine bir daha düşünmeden bir köşeye attıklarını tek tek yokla. Kenarda kalmış düşünceler bazen işe yarar, insanın hiç beklemezken önünü açar, bazen de kaldığı yerde unutulup sadece toz tutar. Yalnızca düşünceler mi? Bazen de işler, planlar ve insanlar. İstediklerini tut, tozunu al, koy yerine. Sana yük olan, içini dolduran, aklına kalabalık yapıp başka da bir işe yaramayan ne varsa at onları da. Elini korkak alıştırma. Kurtul, unut, bırak. Hem emin ol sen ne kadar atarsan at, yakında yeniden bir şeylerle dolar oralar. Ama unutma, yeni başlangıçlar da her zaman mutlaka temiz masalardan çıkar.

Sonra tüylerini tarayalım nazikçe ve doğru yöne. Her hayatın yönü de, yolu da, yüzünü döndüğü nokta da bambaşka. Kiminin gözü çok yükseklerde, kiminin derdi her gün bir gün daha atlatmak sadece. Sen kendininkini hatırla. Diyelim bir bakışta bulamadın yönünü, bilemedin gözünü nereye dikeceğini, boşver. Onu da hemen dert etme kendine, elbet vardır vakti. Burada mühim olan tek şey başkasının yönüne kapılmamak, kendi varlığını unutmamak. Kucağındaki kedinin sırtını yavaşça okşar gibi, kendi sırtını okşa, yumuşak bir tarak ve şefkatle kendi tüylerini tara. Canını acıtmadan, olmadık yönlere bakmadan ve tabi o güne dek yöneldiğin yanlış ya da doğru, hiçbir yolun kıymetini unutmadan.

Gözlüğümüzün camlarını da silelim biraz. Bazen olanları yanlış anladığın, söyleneni eksik duyduğun, gösterilenleri bulanık gördüğün olmuyor mu seninde? İnsanız, hepimiz kör noktada kalıyoruz bazen. Hatta bazı zamanlar oluyor hani, o an olup bitenler gözünü ne kadar korkutuyor, ya da ne kadar çok heyecanlandırıyor da akşam eve döndüğünde aklında da kalbinde de tek bir kırıntısı kalmamış oluyor. Bana kalırsa insanın sık sık gözlüğünün camlarını silmesi, merceklerini parlatması, gördüğü manzaraları netleştirmesi gerekiyor. Detayları ayırmak, koyuların arasında kaybolan aydınlık renkleri fark etmek, olanı olduğu gibi anlamak, olmayanları kendine dert etmemek için. Öyle üzerindeki kazağın kenarıyla değil ama, doğru düzgün bir bezle, itinayla silmek lazım ama. Parlattıktan sonra mercekleri ve kabul ettikten sonra yoluna çıkacak yenileri, bak gör nasıl zevkli oluyor yeniden bakmak dünyaya.

Sonra da kısalım altını, yavaş yavaş pişsin. Aceleye gelen hangi yemeğin tadına varabilir, koştura koştura yaptığı hangi işin hakkını verebilir ki insan? Hayatlar da, umutlar da, hevesler de öyle işte. Uzun uzun pişmek, bolca demlenmek, sonra da dinlenmek ister. Arada bir tadına bakılmasını, gerekti mi biraz tuz biber, biraz acı, biraz ekşi baharat atılmasını ister. Arada bir iyice karışsın, hatta gerekti mi cesurca altı üstüne getirilsin, pişmeyenler pişsin, pişenler kenara çekilsin, tüm aroma ve rayihalar birbirine dokunsun ister.

Ve en önemlisi tüm bunlar uzun uzun, yavaş yavaş olsun ister. Çünkü hayat bazen de hiç acelemiz yokmuş gibi, demlene demlene, dinlene dinlene yaşanmak ister.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page