top of page

bu yollar nasıl yürünür?


Bundan neredeyse ikibin sene önce Seneca “zihnin en büyük gücü zapt edilemez oluşudur.” demiş. O zamanlardaki dış etkenlerin, uyaranların, tehdit ve tahriklerin günümüze kıyasla çok daha az olduğunu düşünürsek, bugün her gün milyonlarca uyarana maruz kalan ve aslında çoğunun farkına dahi varamayan zavallı zihinlerimizi sakinleştirmek çok büyük, çok dallı budaklı fakat çok mühim bir mesele.

Bu zihin nasıl durulur? Nasıl kırılmadan eğilir, aynı anda nasıl adapte olup bir de ilerlemeyi becerir?

Geçenlerde okuduğum bir makalede birkaç ana başlık verilmişti bu konuyla ilgili. Ben de aklımdakileri sizinle paylaşmak, belki bu pazartesi gününe ufak bir motivasyon, hiç olmadı fikir olur diye buraya bırakmak istedim. Bilmiyorum sizin için de böyle mi ama, bu gibi mevzuları geriye dönüp tekrar tekrar okumak bana bazen çok iyi geliyor; kendimi yokluyorum, yolun neresinde olduğumu görmeye çalışıyorum. Malum, bir yandan hepimizin yolu biricik ama dertlerimiz de bir şekilde hep aynı.

Bu yol nasıl daha rahat yürünür? Nasıl hakkı verilir, ayağımızı çok vurmadan ayakkabılar, nasıl en rahat ileri gidilir? * – Bunu kabul etmeliyiz öncelikle; mutluluğu aramak, sadece mutlu olmak için çalışmak çok beyhude bir çaba. Hep iyi hissetmeye çabalamak ise fazlasıyla anlamsız. Çünkü her şeyden önce ve basitçe, insanız. Beyin kimyasını araştıran bilim insanları bize mutluluğu kovalamak yerine hareketi, üretmeyi ve çalışmayı öneriyor. En ufak bir başarı, tamamlanıp rafa kaldırılmayı hak etmiş küçücük bir görev bile, geçici bir mutluluktan daha çok tatmin ediyor insanı. Yani aslında mutluluk sipariş ettiğimiz yemeğin sadece garnitürü, asıl karnımızı doyuran ise yaptıklarımız, uğraşılarımız, çabalarımız.

– Kabul edilecek bir gerçek daha; korku asla bitmeyecek. Hiçbir şeyden korkmadığımız günler de muhtemelen hiç gelmeyecek. Fakat korkudan korkmak ve onun yürüdüğümüz yola engel olmasına izin vermektense yapabileceğimiz bir şey daha var; korkuyu kullanmak, onu basit bir pusula gibi görmek. “Korktuğun şey, muhtemelen yapman gereken şeydir” derler hani, onun gibi. Zihin zor durumlarda bizi korumak için her zaman olabilecek en kötü senaryoyu düşünüyor, oysa hiçbir şey korktuğumuz ya da aklımızda çizdiğimiz kadar korkunç olmak zorunda değil. Yapmaya çekindiğimiz bir konuşma, girişmeye bir türlü yanaşamadığımız bir iş ya da bahsetmeye dilimizin varmadığı bir konu. O çok gözde büyüyen korku eşiği hızlıca aşıldıktan sonra karşımıza tahmin edemeyeceğin olasılıklar çıkabilir. Ya da başka bir açıdan, güvenli yollarda yürürken bazı ucunu göremediğimiz sapaklara sapmak başta dizlerimizi titretse de hiç beklemediğimiz anlarda karşımıza belki kestirmeler ya da kim bilir ne bahçeler çıkabilir. Yani uzun lafın kısası madem korkudan kurtuluş yok, onu kendi tarafımız çekmek uzun vadede bizim için çok daha mantıklı olabilir.

– İnsanların çok büyük bir kısmı en tehlikesiz, en çok yürünmüş, en çok test edilmiş yoldan yürümeyi tercih ediyorlar. Önce bir sürü oluşuyor, sonra da başka sürüler bu sürüyü takip ediyor. Sürüye dahil oldun mu bir kere, etrafındaki herkes birbirine benzer, her şey ortalama oluyor. Seçenekler, sapaklar, patikalar azalıyor, güruh neye karar veriyorsa senin hayatın da o yöne ilerliyor. Sonra bir bakıyorsun, kocaman bir kalabalığın içinde bir takım doğru ve yanlışlara inanıp, olduğun yere saplanıp kalmışsın. Zihnin kendini unutmuş, yapabileceklerini unutmuş, senin istediklerini, kendi meraklarını, yeteneklerini unutmuş. Senin en mahrem kararlarının bile hükümdarı, hasbel kader içine girdiğin bir anlamsız sürü olmuş. Neden böyle olsun ki? Neden o malum sürü senin adına kararlar versin ki?

– Aceleci olmayı ve ani tepkiler vermeyi bırakmak tahmin edilemeyecek kadar önemli. Viktor Frankl şöyle diyor; “dışarıdan gelen uyaran ve senin cevabının arasında bir boşluk anı var ve o boşluk sana cevabını seçme gücü ve şansı veriyor. Verdiğin cevapta ise olgunluğun ve özgürlüğün yatıyor.” Bu satırların arasında kendime en çok bunu ders olarak alıyorum ben. Hala zaman zaman verdiğim ani tepkilerden ve düşünmeden kurduğum cümlelerden ağzım yanıyor, yalan değil. Oysa konuşmadan, tepki vermeden ya da herhangi bir yorumda bulunmadan önce durmak -ama gerçekten durmak- ve olanları biraz daha dışarıdan sakin ve mümkün olduğunca objektif bir zihinle görebilmeyi öğrenmek gerekiyor.

– Ve son. Kim olduğundan, ne kadar tanıdığımız ya da sevdiğimizden bağımsız olarak hayatımızdaki insanların bizimle aynı şekilde düşündükleri, bizim gibi davrandıkları ya da biz ne tepki verirsek mutlaka öyle tepkiler verecekleri sanrısına bir son vermemiz gerekiyor. Her insan başka, her zihin başka, her bakış başka. Ve ara sıra hepimizin içine düştüğü başkalarını kendimize benzetme çabamız yorucu olduğu kadar karşılıksız. Unutmayalım, herhangi bir olayın hepimiz üzerinde bıraktığı etki, izi ya da yara tamamen kendi deneyimlerimize, geçmişimize ve değer yargılarımıza bağlı.

Başka’lığımızın belki de en çok görünür olduğu yer burası.Bazen çok benzesek de, bazen de kumaşlarımız, izlerimiz ve yaralarımız çok, çok farklı.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page