top of page

dünyaya bedel İstiklal.


Hava çok soğuk. Bize çok tanıdık, her sene tam bu zamanlar kendini gösteren malum İstanbul ayazı. Yüzüme yüzüme vuruyor. İstiklal’in ta en başındayım; yolum uzun, insan çok. Hiç değişmeyen, ne yapsan azalmayan, eksilmeyen malum İstiklal kalabalığı.

Gözlerim yaşarıyor soğuktan, bilmiyorum belki de biraz kulağımda çalan şarkıdan. Oldum olası bu caddenin bendeki hissi sakin müzikler dinlememe, içimdeki suların hışır hışır sahile vurmasına izin vermiyor. İlla ki kuvvetli şarkılar, hisli sözler, illa ki kıyıya gümbür gümbür vuran dalgalar. Sükunetimin yeri burası değil; gerekirse başka yollarda, başka caddelerde, başka zaman sakinler sular.

Değişti diyorlar, değişiyor diyorlar, eski tadı yok diyorlar.

Hangimiz değişmiyoruz ki? Hem bunca yılda üzerimizden, başımızdan geçen bunca şeyin sonunda, hangimizin ağzının tadı aynı kaldı ki? Bir şeyleri olduğu gibi kabul etmeyi belki de bize en çok şehirler, alışkın olduğumuz caddeler, istesek de vazgeçemeyeceğimiz, zorlasak da unutamayacağımız hatırlalar öğretiyor. Cins cins, renk renk, her dilde, her şekilde, bambaşka heyecanlarda insanlar geçiyor yanımdan. Tuhaf saç şekilleri olan genç adamlar, kolkola girmiş kızlar. İşten çıkmış, işi olmayan, işi asmış adamlar, yorgun suratlı kadınlar. İnsanlar, insanlar. Biraz Truman Show, biraz eski İstanbul, biraz da hiçbir filmde görülmeyecek kadar gerçek sahneler, anlar. Solumda vaktinde üç kuruşa Converse’ler aldığımız küçücük dükkan, biraz ileride lisede ilk dersi kırmak istediğimizde gittiğimiz, kalın seramik bardaklarında çay içip, mutlaka midemizi yakan poğaçalar yediğimiz malum pastane. Balık pazarının girişindeki apartmanın çatısına gözüm takılıveriyor, alışkanlıktan. İnsan bazen göremeyecek de olsa bir şeylerin hala orada olduğunu hissetmek için yüzünü bir yerlere dönmek istiyor işte. Her cuma günü okuldan sonra balık kokuları arasında en üst katına allaha emanet dandik bir asansörle çıktığımız o güzel apartman. Tahmin edilemeyecek kadar eşsiz bir manzaraya baka baka o çatıda yediğimiz amerikan salatalı, Macar salamlı sandviçler. Duvarlara seloteyple tutturulmuş coca cola sponsorlu kötü posterler.

Yürüdükçe bir sürü insanı hatırlıyor, aklımın içinde yer ettiğinden haberim olmayan başka başka şeyler hatırlıyorum. Çevremdeki kalabalık Galatasaray Lisesi’nden sonra seyrekleşiyor, oraya kadar yoğun bir sis gibi her yeri saran insan seli bir şekilde oralarda gevşeyip seyrekleşiyor. Ben yürümeye devam ediyorum, bir yandan da elim sürekli telefona uzanıp aynı şarkıyı başa alıyor. O Macar salamlı sandviçlerden, saatlerdir demlenmekten acımış çaylardan, ortaokul eteğimizin rüzgarda uçuşup bizi mahçup ettiği en küçük zamanlarımızdan beri bu cadde hep şarkılarla, ama mutlaka onu hatırlatacak ve mutlaka ona benzeyen şarkılarla yaşanıyor.

Eski hali yok diyorlar, geri de dönmez artık diyorlar.

Hangi su aynı berraklıkla akıyor, hangi yol hep aynı yere varıyor ki? Bir kitap var aklımda. Başka yerlere de bakabileceğimi, hatta muhtemelen kolaylıkla bulabileceğimi bilsem de, ayaklarım Robinson Crusoe’ya doğru gidiyor. İnsan bir sebep bulmak istemeye görsün illa ki en sağlamını bulur ya, ben de kendimi yine burada buluyorum işte. Ahşap rafların arasında dolaşıyorum, üst kata çıkıyorum laf olsun diye, sonra aşağıda kasanın arkasındaki dergilere bakıyorum. Her defasında gördüğüm aynı suratsız adam her zamanki gibi kapının önündeki kitapları derleyip toplar gibi yaparken bir yandan da içeri giren herkesi gözünün ucuyla süzüyor. Maalesef bizde yok ama isterseniz isterseniz sipariş edelim diyor kasadaki kız. Boşverin diyorum, olsun, kalsın. Kasadaki kız kitabın bahane olduğunu bilmiyor, nereden bilsin? O kitabın tüm caddeyi bir ucundan bir ucuna yürümeye, kulağımda çalan şarkıyı onlarca defa dinlemeye, yirmi yıllık duraklara birer sessiz selam çakmaya, hatırlamaya, unutmaya, duymaya, bütün dünyaya kulaklarımı tıkamaya bir sebep olduğunu benden başka kimse bilmiyor.

Denizler Kitabevi’nde dolanıyorum sonra biraz, bir de Panter Kırtasiye’nin vitrinindeki kalemlere bakıyorum ağır ağır. Yan kapının üzerindeki eski, bakır Panter Kürk Evi tabelasının yıllar önce orada yanlışlıkla unutulmuş gibi durmasına her defasında çok şaşırıyorum. Sonra Sent Antuan’a gitmem gerektiğini hatırlıyorum bir anda. Kuvvetli bir isteğin gerekliliğe dönüştüğü anlar olur hani insanın hayatında. Birini çok sevdiğinde mesela. Onu sevmese olmazmış, bu hayata sadece onu sevmek için gelmiş gibi, bir nevi gönüllü mecburiyet hissi. Bazı yerler, bazı yollar da aynı şekilde hissettiriyor işte. Buradaysam Sent Antuan’a gitmem, o tahta sıralara oturmam, dua etmesem de sadece biraz öylece durmam gerekli. Bozuk param varsa bir de mum alıp dilek dilemem, sonra da o mumu hiç tanımadığım dileklerin yanına, aynı kum denizine gömmem gerekli.

Belki çok kısa, belki çok uzun bir süre sonra çıkıyorum kilisenin sessizliğinden dışarı. Caddede insanlar da, hayat da, sesler de, koca bir nehir gibi gürültüyle, akın akın akıyor. Dünya yeni bir savaşın eşiğinde değilmiş, çevremde gördüğüm neredeyse herkesin hayatı daha önce hiç görülmedik bir darboğazdan geçmiyormuş, sanki her şey aynıymış, sanki her şey çok başkaymış gibi, sanki buradan, bu gürül gürül akan insan nehirden hiç uzaklaşmamışım gibi karışıyorum kalabalığa. O an içime geniş, tatminkar bir his yayılıyor. Tüm dünya şimdi burada, olabilecek her şey sadece bu anda. Ve aynı şarkı, kulağımda kim bilir kaçıncı defa çalmaya başlıyor. Belki de hep savaşta gibi, hiçbir zaman durmak istemiyor, dünyaya bedel eşsiz ruhum, dünyayı bilmek istemiyor.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page