dörtyüz trilyonda bir.
- Ege Soley
- 1 Tem 2021
- 3 dakikada okunur
Bazen laf lafı açıp da annemle babamın karakter olarak ne kadar uyumsuz olduklarını ve aslında hiç birbiriyle evlenecek iki kişi gibi durmadıklarını konuştuğumuzda annem hep aynı şeyi söyler; olsun, demek ki Ege’nin doğması gerekiyormuş. Bir kurtarıcı, kahraman ya da dünyaları değiştirecek güçte biri olmam gerektiği anlaşılmasın tabi bundan; kimsenin de benden bu saatten sonra bunu beklediğini düşünmüyorum zaten. Olabileceklerimin de, olmak istediklerimin de aşağı yukarı nerelerde olduğu ortada sanki. Sadece bir noktada zaten sona ermiş olsa da, bu evliliğin maksadının da beni dünyaya getirmek olduğunu ve amacını tamamladığını söyler hep.

Geçtiğimiz günlerde yine milyonlar izlenmiş bir TED konuşmasına denk geldim, yine bambaşka şeyler ararken karşıma çıktı, ben de kendimi gayri ihtiyari izlerken buldum. Şu anda tam hatırlayamadığım ama fazlasıyla amerikanvari bir motivasyon kokan bir başlığı vardı videonun. Uzun lafın kısası, konuşmacı kadın laf arasında şunu söyledi; dünyadaki tüm savaşları, felaketleri, hastalıkları da göz önüne alarak konuşursak, doğduğunuz dönemde hatta günde ve bugün ebeveynleriniz olan aileye bu DNA’larla doğma şansınız 400 trilyonda 1. Böyle söyleyince kulağa az mı çok mu geliyor veya gerçekten bir şey ifade edebiliyor mu bilmiyorum ama üzerine biraz düşündüğümde konu basitçe demek ki Ege’nin doğması gerekiyormuş ‘tan birkaç adım öteye gidip, buradaysam bir sebebi olmalı hissine varıyor bende. Trilyonlarca olasılığı geride bırakıp, olduğumuz yere, iyisi ve kötüsüyle tam da bu hayatı yaşamaya geliyor olmamız, en azından burada vaktimizi neyle, kimlerle ve nasıl geçirdiğimizi yeniden sorgulamamız gerektiğini düşündürüyor.
Neden buradayız? ‘larla başlayıp hemen şimdi konfor alanından çıkıp bir şeyler başar gibi içi boş motivasyon cümleleri ile devam etmeyeceğim elbette. Hatta geçenlerde bir tweet’te okuduğum ve çok haklı da bulduğum gibi, bizimki gibi ülkelerde, bizler gibi yaşamaktan ziyade hayatta kalmaya çalışan insanların belki de en çok ihtiyaç duyduğu olgulardan biri konfor alanı dediğimiz şey. Güvende ve iyi hissetmek, normal hayat akışımızın içinde yarın başımıza bir şey gelmeyeceğini bilerek basitçe yaşamak istiyoruz hepimiz. Aşacak yeni dağlara, kendimize her gün yaratacağımız challenge‘lara, hayat zaten bir bilgisayar oyunu gibi her bölüm daha da zorlaşırken kendimize, kendimizden olacağımız engeller çıkarmaya hiçbirimizin ihtiyacı yok.
Fakat tüm bunların yanından geçip, ilerleyip, biraz sağa ya da sola sapınca başka seçeneklerimiz de var elbet. Trilyonlarca olasılığı atlatıp bu satırları yazan ve okuyanlar olarak, hala hayatta, hala bir şekilde ayakta, hala bir şeyler için çabalayan, çocuklarını iyi yetiştirmeye, güzel ve sevgi dolu ilişkiler kurmaya, yaptığı iş her ne olursa olsun ona kendinden bir renk katmaya çalışan insanlarsak eğer, her şey bir yana, biraz da kendi isteklerimizi yoklamaktan hiçbir zarar gelmeyecektir diye düşünüyorum. Kendimize aslında gerçekten ne istediğimizi sormanın, her sorulan cevabı iyiyim diyerek geçiştirmektense işte, ilişkilerde, ya da kendi bedenimizin içinde nasıl hissettiğimizi gözden geçirmenin çok önemli olduğunu da.
Elbette iyi olmadığımız çok şey var hayatta, hepimizin. Olmaz mı? Belki annemizle, belki çocuklarımızla olan ilişkimiz, belki kariyerlerimizdeki varoluşsal sancılarımız, belki bir türlü başlayamadığımız o sağlıklı yaşam hevesimiz, belki biraz daha kitap okumak isterken kendimizi yine aynı dizinin karşısında buluverişimiz. Ya da hayatın günlük akışına ve alışkanlıklarına yem ettiğimiz, bir anlığına kendini göstermeye çalışsa hızla görmezden gelip, belirsiz bir sonraya ertelediğimiz isteklerimiz. Cesaretimizi, kırılganlığımızı, korkularımızı kolumuzun altına alıp, ince ince incelememiz gereken, bugüne kadar çok da başarılı olamadığımız için bugünden sonra da beceremeyeceğimizi düşündüğümüz bir sürü yarım kalmış hikayemiz. Eminim hepimizin var, olmaz mı?
Bu yüzden diyorum, kendimizi yoklamak önemli. Sözümüzü dinlemedikleri için kontrolsüzce uzayabilen saçlarımız varken, kendi içimizdeki sesleri acımadan susturabildiğimiz için ruhumuz saçlarımız kadar özgürce büyüyemiyor. Hevesi kaçıyor, neşesi kaçıyor, havada dengesizce uçup hiç olmadık bir yerde kaybolan balonlar gibi havası kaçıyor. Bu yüzden diyorum, alışkanlıklarla yürüdüğümüz yolların bizim için doğru yön olup olmadığını arada bir kontrol etmek şart. Çünkü hayat akıyor, yollar sürekli çatallanıyor ve yaptığımız her seçim, girmediğimiz diğer yolların yeniden otlarla bürünmesine ve görünmez olmasına sebep oluyor. Bu yüzden diyorum, bazen sadece peki ben ne istiyorum? diye sormak çok elzem. Çünkü kendi küçük hayatlarımızın basit gayeleri bir yana, ardımızda bıraktığımız trilyonlarca olasılığın zaferi en azından bunu hak ediyor.
illüstrasyon: @sacree_frangine




Yorumlar