top of page

Ekselansları.

Ne fotoğraf ama. Değil dünyanın en büyük tenisçisi, tüm zamanların en büyük sporcularından biri, nam-ı diğer ekselansları kariyerinin son maçına çıkıyor ve maçın bitiminde kendisi ve izleyiciler bir kenara dursun, yıllar boyunca hem dostu hem de en ezeli rakibi olan genç adam da oturmuş onun yanına, eli elinde, iç çeke çeke ağlıyor. Tarih bize böyle bir anı bir daha gösterir mi, meçhul. Tüm detaylarıyla o kadar ikonik, unutulmaz ve bir kadar da sahici.



Dİğer yandan da öyle bir fotoğraf ki bu, içinde tarif edilemeyecek boyutlarda bir başarı, onlarca seneye yayılmış koca bir azim ve muhtemelen bir o kadar da yorgunluk var. Yıllar boyunca yolundan hiç vazgeçmeden çalışmış beden ve zihinler, çarpışan hırs ve performanslar ve elbette milyon dolarları peşinden koşturan kocaman egolar var. Ve bir de, hepsinden öte başka bir şey daha var. Çok içten, çok zarif, çok insani bir hal. Onları diğerlerinden ayıran, böyle de olabiliyormuş dedirten başka bir yol.

***

Paris’ten döndüğüm zaman patronum Pascal’le ilgili bir şeyler karalamıştım bir yerlere; kendim için, unutmamak için daha ziyade. Öyle garipti ki, cümleler dönüp dolaşıp hep aynı yere varıp duruyordu; demek böyle bir patron da olunabiliyormuş.


Sürekli bunu yazıyordum çünkü hala şaşkındım, çünkü bu olasılığa hala alışkın değildim. Benim o dükkanda çalışmaya başlayana dek tanık olduğum tüm o başarılı insanlar yanında çalışanlarla pek de ilgisi olmayan, ekseriyetle asık suratlı, gerektiğinde ezmekten, gerektiğinde yermekten çekinmeyen kocaman egolardan ibaretti. Şaşkındım çünkü Pascal tüm bu önyargılarımdan çok başka bir yerde durmuş, bana dört yıl boyunca bambaşka bir resim çizmişti. Olabiliyormuş‘un resmini. Bizimle dostane sohbetler etmiş, her zaman halimizi hatrımızı sormuş, söylediğimiz her şeyi can kulağıyla dinlemiş, gerektiğinde elinde süpürge yer süpürmüş, o sırada arkadaki tıngırtı radyoda çalan şarkıya eşlik etmiş, saçma sapan şakalar yapıp bazen sadece kendisi gülmüş ve tüm bu esnada ülkedeki en iyi çiçekçilerden biri olmaya devam edebilmişti. Demek ki demiştim o zaman, mümkünmüş. Ezmeden ve kızmadan da, küsmeden ve küstürmeden de olabiliyormuş. O dükkanda aldığım tonlarca dersin en kıymetlisiydi bu. Hala da öyle.

***

O fotoğrafa baktığımda da yeniden aynı cümleyi kurdum işte; demek ki olabiliyor. Ezmeden de, üzmeden de tarih yazılabiliyor. Yaptığın işte en iyi olmak için illa ki o çok yüksek tepelerdeki, pek sırça köşklerde tek başına oturmak gerekmiyor. Evet zirvenin rüzgarları sert esiyordur elbet ama buna tek başına acı içinde katlanmak gerekmiyor.


Tüm ezberlerimiz bir kenara dursun, bazen centilmenlik rakibinin samimiyetle elini tutabilmekten, gerçek zaferler ise yıllarla zenginleşen lezzetli bir rekabetin bitişine çekinmeden ağlayabilmekten geçiyor.


Çok yaşasın bize bunu yeniden hatırlatan, gösteren ve öğreten ekselansları.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page