Geçmişimdeki kadınlar
- Ege Soley
- 18 Oca 2023
- 3 dakikada okunur

Biraz da inanmaktan konuşalım mı? *** Bundan yıllar yıllar önce Hollanda'dan ünlü bir medyum geldiği haberini aldım. Kimden duydum, nasıl cesaret ettim hatırlamıyorum bile. Bir şeyler dürtmüş olacak ki içimdeki bir yerleri, aradım taradım, randevuyu ayarladım, ve yapış yapış bir yaz günü kendimi Beşiktaş'ta kuş kafesi kadar bir dairede buluverdim. Evin küçücük salonunda endişe ve heyecanla sıramı beklerken içerideki kadının derin ve ağır hıçkırıklarla ağlayışını duyuyordum. Sonradan öğrendim ki kızını ve babasını aynı trafik kazasında kaybeden kadın, onlarla iletişime geçebilmek için bu medyumun kapısını çalmıştı. İçeriden çıkıp telaşla paltosunu giydiği halini hala hatırlıyorum; bir insanın aynı anda hem bu kadar dağılmış hem de bu kadar nihayet tamamlanmış görünebileceği aklıma gelmezdi. Birkaç dakika ve bir bardak su molasından sonra, biraz önce içli içli ağlayan kadının sandalyesinde ben oturuyordum. Çok güler yüzlü, kocaman elli, masmavi gözlü bir adamdı karşımdaki. Hızlıca adımı sorup önümüzdeki iki saat boyunca yapabileceklerini saymaya başladı. Dilersen önce auranı ve çakralarının işleyişini kontrol ederim, merak ediyorsan geçmiş hayatlarına da bakarım, aklında ne soru varsa bana sorabilirsin, rahat hissetmediğin anda da lütfen bana hemen söyle olur mu? Kuaför randevusuna gelmişim gibi bir rahatlık vardı üzerimde, sakince peki dedim. Hiç tanımadığım bir insanla tüm hayatımı gözden geçiriyormuşum gibi bir his oturdu üzerime. Uzun uzun gözlerime baktı önce, sonra gözlerini kapattı. Bir şeyler yerine oturmamış olacak ki, gözleri kapalıyken eliyle biraz geri gitmemi işaret etti bana. Altımdaki sandalyeyi gıcırdatarak biraz daha uzaklaştım masadan. Sonra gözlerini açıp, konuşmaya başladı. İç içe geçen renkler, başımdan yükselen yeşiller, yayılan maviler anlattı. Anlatırken bana değil sağ omzumdan geriye bakıyordu. Ben ise kafesteki hipnotize kuş; çırpıntısız onu dinliyordum. Meğer ne hissediyorsam bangır bangır onu yayıyormuşum diye düşündüğümü hatırlıyorum kelimelerinin arasında. Auranın renkleri, çakraların enerjisi, avuçlarıma bakıp sorduğu tahmin edilemez derecedeki tuhaf ama yerinde sorulardan sonra bir anda durup dururken hala unutamadığım o soruyu sordu. Lamia kim? Buraya kadar yaşanan her şey baştan aşağı yalan bile olsa, bu adamın anneannemin adını bilmesine elbette imkan yoktu. Fakat garip olan bu bile değildi. Anneannem dedikten sonra duraksadı, ah pardon dedi, ben annenin annesini değil, babanın annesini görüyorum burada. Ailesi gemiyle Yunanistan'dan gelmiş, güneyde bir şehre. Babannenin annesinin adı ne, biliyor musun? O seni kendisine çok benzetiyor, hiç Selanik'e gittin mi? Gitmen lazım mutlaka. Senin oraları görmeni çok istiyor. Sen git, bulursun nereye gideceğini merak etme. Her şey koca bir şaka gibiydi. Ve hiçbir şey daha gerçek olamazdı. Uzun uzun anlattı, bildiklerimi, hiç bilmediklerimi ve çok uzun yıllar sonra fark edeceklerimi. Eski yaşamlarından birkaçına bakalım mı peki? dedi sonra. Sormadan anlatmak istemiyorum, herkes de zaten duymak istemiyor, iznin olur mu? Elbette dedim. Bu hayatıma dair her şeyi bu kadar iyi biliyorsun madem, eskileri de görelim, neden olmasın? Elimi eline aldı, avuçlarımda ondan başka kimsenin göremediği bir film oynuyormuş gibi izlemeye başladı avcumun içini. Gözleri kitap okur gibi sağdan sola hareket ediyordu. Bir süre sonra sırtını sandalyesine yaslayıp gözlerini kapattı. Burası ingiltere gibi bir yer. Yemyeşil kırlar, tepeler. Bir dağın tepesinde, yapayalnız bir kadınsın. Bomboş ortalık, senden başka kimse yok. Kim bilir kime ne yapmışsın, hiç kimse sevmiyor seni. Sen de kendini uzaklaştırmışsın, otlarla, dağlarla konuşuyorsun yalnızca. Mutsuzsun, çok yalnızsın... Her yerde yunanca yazılar var, burası Yunanistan. Ama çok da eski değil, muhtemelen İngiltere'den bir öneki hayatın bu. Deniz kenarında, güzel bir evdesin. Çocuklar var etrafında. Eğitimsiz, fakir ama belli ki mutlu bir kadınsın. Bunlar, belki de senin çocukların... Burası ise ya Hindistan, ya Nepal; oralara benziyor. Yine bomboş bir alanın orta yerinde oturuyorsun. Üzerinde uzun beyaz bir elbise var, tertemiz görünüyorsun. Etrafın çok kalabalık ama bunlar senin tanıdığın insanlar değil. Bitkiler toplayıp ilaçlar, merhemler yapıyorsun. Her gün onlarca kişi geliyor kapına, herkese şifa dağıtıyorsun. Derin bir huzur var etrafında, insanlar sadece yanında oturmak için bile geliyorlar buraya, çok seviyorlar seni. Sonra hızlıca gözlerini açtı, çok fazla yaşamışsın sen, farkında mısın aslında ne kadar yaşlısın? dedi gülerek. Adam sayfa sayfa çevirmiş, satır satır okumuştu beni. Ben ise ne diyeceğimi bilemiyorum. Tek hissettiğim kendimi hiç ama hiç tanımadığımdı. Tam üç buçuk saat önce yapayalnız girdiğim odadan, içim bir sürü kadınla dolu çıktım. *** Peki ben bütün bunları neden anlattım? İnstagram'da uzun zamandır takip ettiğim bir kadın var. Ingiltere Dorset'te yaşayan Norveçli bir fotoğrafçı. Geçen gün onun fotoğraflarından birine yine derin bir hayranlıkla bakarken, ufacık bir ışık yandı aklımın bir köşesinde. Acaba dedim, içimdeki en ufak boşluğa bile sızan şu tarif edemediğim, sızım sızım sızlayan özlem, içerideki kadınların özlemi mi? Hakikaten onların gezindiği yerlerde gezinsem azıcık, bu sızı biraz olsun hafifler mi? Bazı fotoğraflarda, kimi filmlerde, hatta dinlediğim müziklerde saklı o can hıraş istek her neyse; o kadınları doyurunca sakinler mi? Düşündükçe düşündüm, düşündükçe genişledi aklımdaki ışık, büyüdü, alnımın ortasına yayıldı. Ben de başımı önüme eğdim, o ışıkla aydınlatıp kağıdımı, bunları yazdım. Konu eğer inanmaksa, ben sadece ucunu gördüğüm derin ve uzun mazime, bir masala inanır gibi inanmayı seçtim. Ve bugün olduğum insanın, tonlarca hatırayla, aşkla, savaşla, acıyla, neşeyle ve tecrübeyle yoğrulduğu fikrini de, galiba bir sürü şeyden daha çok sevdim.




Yorumlar