top of page

içine dönenlerden misiniz, dışarı bakanlardan mı?

Konuya girmeden önce bir örnek vereyim diyorum, belki sonrasında kendimi daha rahat anlatırım.

Buradaki evimizin tam karşısında üç katlı, güzel büyük bir ev var. Geldiğimden beri de acaba burada tek bir aile mi yaşıyor yoksa iki daire mi var diye düşünüp duruyorum, nedense. Birkaç gün önce sabah uyanınca yatak odasındaki pencereyi açmaya kalktım her zamanki gibi. Baktım karşıdaki bu evin önünde orta yaşlı, spor kıyafetli zayıf bir kadın ve bir genç kız dikilmiş, sanki evden birinin daha çıkmasını bekliyorlar. Pek önemsemeden arkamı dönüp tam yatağa dönecektim ki şöyle (hafif de sinirli) bir cümle duyuverdim; gelsin, hemen kardeşinden özür dileceksin! Ben heyecanla Emre! dedim hemen, duydun mu karşımızdaki evdekiler türkmüş! Koskoca Houston’da karşı komşumuzun ve hali hazırda kimin yaşadığını merak ettiğim evin sakinlerinin türk çıkması ilginçti ilginç olmasına ama, konuyu başka yere taşıyacağım izninizle. Burada bence daha ilginç olan, her birimizin bu bilgiye nasıl tepki verdiğiydi. Anneme söylediğimizde, hemen bir yeni yıl kartı yazıp kapılarına bırakın, tanışın mutlaka, lazım olur yalnızsınız oralarda! dedi mesela. Emre elbette tahmin ettiğim gibi mutlaka tanışırız tabi ki dedi, bunda ciddi olduğundan da emindim. Hatta birkaç gün önce yaptığım muzlu kekten götürmeyi bile önerdi bana.

Bana gelecek olursak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bunların hepsi benim aklımın ucundan bile geçmeyen tepki ve davranışlardı. Evet tanışmak iyi olabilir, çünkü neden olmasın. Birilerinin varlığını böyle durumlarda hissetmek de iyi olabilir, çünkü aslında yalnızsın. Ama ben o insan değilim işte. Hiçbir zaman da böyle tanışmalara, kaynaşmalara teşne olmadım. İhtiyaç hissetmedim, fayda görmedim, lüzumlu bulmadım. O gün bunlar konuşulurken babaannem geldi hatta aklıma; ezelden beri düsturu ben her insanla arkadaş olurum, her insanı da severim! olan Nebahat Hanım. Vaktinde İzmir’den İstanbul’a taşınmaları söz konusu olmuştu, kiralık bir ev bakmaya gitmiştik beraber. Babaannem evle hiç ilgilenmeyip doğrudan komşunun kapısını çalmış, anında sohbete başlamış, biz boş daireyi gezdikten sonra iki kadını çay masasında sohbet ederken bulmuştuk.

O gün bugündür böyle davranışlar öyle uzak bir gezegenin normalleri ki benim için, bu yaşımda bile hala anlamlandıramıyor, Nebahat Hanım’ı azıcık anlamayı başarsam bile onun o fazla kucaklayıcı tavırlarının içinde hiç ama hiç rahat edemiyorum.


Kendimi bildim bileli de böyle oldum zaten. Hiç yoktan karşı komşunun kapısını çalıp sıfırdan bir iletişim kurmaya çabalamak bir kenara dursun, yeni insanlarla tanışmam gereken ortamlarda başta hep biraz parantezin dışında kalırım. Emre’yle ilk tanıştığımızda da bu bir soru işaretiydi aramızda hep. Yeni bir ortama girdiğimizde bana sorsanız aslında kendime göre iyiydim, sorunum, sıkıntım yoktu. Kendimce sohbet ediyor, surat asmıyor, somurtmuyor, oflayıp puflamıyordum. Hatta bunların olmamasına özellikle dikkat ediyor, gerekirse biraz rol bile yapıyordum. Oysa sonradan öğrendim ki dışarıdan hiç de öyle rahat görünmüyormuşum. Çok arkadaşının sonradan Emre’ye Ege bizi sevmedi mi acaba? diye sorduğunu öğrendiğimde o kadar şaşırmıştım ki! Ne yapmam gerekiyordu da yapmadım, nerede konuşacaktım da konuşmadım, bunları düşündüm durdum uzun süre. Sonra baktım ki konu yaptığım ya da yapmadığım bir şeyler değil, benim kendi iletişim biçimim, yeni temastan ne anladığım, mesafeyi sevdiğim ama aslında samimiyetimi de zamanla gösterebildiğimdi. Bir nevi sorun sizde değil, ama bende de değil anı oldu bunu anlamak benim için.


Sonrasında da zamanla ilişkiler yumuşadı, benim mesafem kısaldı, duvarlarım şeffaflaştı.

Benim gibiler hemen anladı beni. Bize içe dönük diyorlar; doğrudur belki. Ama yeterli değil asla. Bir ucunda içindeki, bir ucunda dışarıdaki dünyaya bakanların olduğu o uzun çizgide çok fazla durak ve davranış tipi var. Bizim gibilerin mutlaka yalnız kalmaya ihtiyacı var örneğin. Bizi besleyen kalabalıklar ya da yeni insanlarla tanışmanın heyecanı değil, kendi kendimize ya da en güvendiklerimizle kaldığımız zamanlar. Dünyaya hakim değiliz, herkesi tanımakla da, o herkese kendimizi tanıtmakla de genellikle çok ilgilenmiyoruz. Kalabalıklarda bazen panik oluyor, tuhaf görünüyor ve bunun karşılığında bazen soğuk, bazen mesafeli, hatta kaba bulunuyoruz. Muhtemelen arkamızdan iyi olup olmadığımız tartışılıyor, bir şeye keyfimizin kaçıp kaçmadığı, ya da sıkılıp sıkılmadığımız merak ediliyor. Sosyal hayatın, iletişim kurmanın, yeni birileriyle tanışmanın kitabını da yıllar önce dışa dönükler yazdığı için, bizim gibilere de mecbur aynı kitabı okumak kalıyor. Oysa bazen unutuyorlar ki, o malum çizginin üzerinde hepimiz aynı dili yazıp konuşmuyoruz. Bazı kitaplar, bazılarımıza ağır gelebiliyor.


J.K Rowling’in Harry Potter’ı bir tren yolculuğunda hayal etmeye başladığını, not almak istediğinde kaleminin bittiğini gördüğünü fakat yanındaki kişiden isteyemeyecek kadar çekingen olduğunu, bu yüzden her şeyi tüm yol boyunca aklında tutmak zorunda kaldığını okumuştum bir yerde. Ama o yolun sonunda tarihin en büyük edebiyat eserlerinden biri de doğmuştu işte bir şekilde. Benzer şekilde oyunculuğuna ve yeteneğine bayıldığım Binnur Kaya’nın da normal hayatta ne kadar içe kapanık olduğunu gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Oysa Şahika Koçaraslanlı’yı ondan daha iyi oynayacak başka biri geliyor mu aklınıza? Elbette hayır.


Bu yaşa kadar kendini pek anlatamamış ya da doğru ifade edememişlerden biriyim bu konuda. Beni soğuk nevale bulan çok insan vardır hala, eminim. Kim bilir, belki de gerçekten öyleyim. Ama öyleyse bile, bu aslında her şeyin çok basit olduğu doğrusunu değiştirmiyor. Bazılarımızın yüzü içeri, bazılarımızınki dışarı bakmak istiyor. Bunu bir tercih olsun diye değil, sadece ihtiyacı olduğu için yapıyor. Kimimiz sükunetten ve kırk yıldır yapılan aynı sohbetlerden, kimimiz kalabalıklardan ve henüz şimdi tanışmalardan besleniyor. Biz içeri bakanlar galiba biraz daha alışkın olduğumuz için sosyal kelebekleri hemen tanıyor, pek de aldırmıyoruz. Oysa bizim gibilere bir yerlerde illa ki iyi misin? sıkılmıyor musun böyle? soruları soruluyor. Olsun, insan birinin içini görmek istedikten sonra en kapalı kutuyu bile bir şekilde açmayı beceriyor.


Karşı komşuya gelince, Emre isterse hemen güzel bir muzlu kek yapar, dilimler tabağa koyarım tabi. Ama karşı kaldırıma geçer, kapıyı çalar mıyım, bence artık siz biliyorsunuz cevabı.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page