kullanmadığımız “gift”lerimiz.
- Ege Soley
- 30 May 2022
- 2 dakikada okunur
Hissettiğim şeyi tam olarak anlatabilecek miyim, gerçekten hakkını vererek tarif edebilecek miyim bilmiyorum ama elbette denemekten zarar gelmez. Çünkü başka şeylerin yanı sıra, bazen insan kendiyle yaptığı sessiz savaşlarında da yalnız olmadığını hissetmek, o malum iç ısıtan demek sadece bana olmuyormuş hissi gelsin, içini rahatlatsın istiyor. Benimki de öyle bir durum.

Hepimizin bir takım gift‘leri olduğunu düşünürüm hep. Bir nevi doğarken içimizde taşıdığımız, sadece bize has o özel ışık. Sıradan, herhangi bir yemeğin üzerine konan baharatın, onun rayihasını bir anda değiştirebildiği gibi, içinde taşıdığı o pırıltı da o kişiyi bambaşka yerlere getirebilir bence istese. Bu yüzden bendekinin sende olmamasına şaşırmam, sende olanın bende olmamasını da kıskanmam mesela. Çünkü o senin baharındır, sana aittir, seninle büyür, hatta doğru kullanırsan alır senin o yemeğinin namını büyüte büyüte nerelere götürür.
Yıllar içinde bende kendi baharatımı, bu dünyaya cebimde getirdiğim ışığımı bulabilmeye, çözebilmeye ve onu gerçekten hayata geçirebilmeye fazlaca mesai harcadım. İyi kötü buldum, bildim, benimsedim, kendime yakıştırdım,beni ben yapacak olan şey bu dedim. Benim yemeğime farklı bir tat katacak olan bahar da bu. Zaman içinde – belki de gereğinden fazla bir özgüvenle- bildim ki, benim için yürünecek yol, yapılacak iş, hayat geçirilecek meşgale hep orada, onun civarlarındaydı.
Buraya kadar her şey tamam. Zaten belki çoktan anlamışsınızdır ne demek istediğimi, hatta siz de geçmişsinizdir bu yollardan. İçinizde taşıdığınız o şeyi, o gün gibi apaçık yeteneği, beceriyi ya da derin merakı, ilgiyi tanımış, onu bir yerlere, belki mesleğinize, belki hobinize, hiç olmadı varoluş biçiminize yansıtmışsınızdır. Belki biliyor ama kullanmamayı tercih ediyorsunuzdur. Belki arıyor, belki de hiç ilgilenmiyorsunuzdur. Hepsi olabilir. Benim kendimle savaştığım hal ise bunlardan bir adım ötesinde işte. Yapabilecekken yapmamakta. Yapabileceklerimi bilirken, o baharı yemeğime katabilecekken, hani dişimi biraz daha sıksam, elimden gelenin biraz fazlasını yapsam neler neler olabilecekken hepsine uzaktan bakmamla. İnsanın omuzlarında duran iyi ve kötü melek hikayesi gibi, iki omzuma çöküp sürekli didişen iki fikrin savaşında. Bir yanda biri haydi diyor heyecanla, diğeri ne gerek var şimdi diye esniyor. Bir gün biri, ertesi gün diğeri kazanıyor. Dedim ya, biliyorum aslında. Bir gaza bassam hızla ilerleyecekken araba, ben öylece boş yola bakıyorum çoğunlukla. Ne gerek var perileri konuşuyor çünkü fısır fısır kulağımda. Fakat bazen de öyle heyecanlanıyor, öyle motive oluyorum ki, sanırsın yarın dünyayı kurtarmaya gidiyorum. Listeler yapıyor, işleri sıraya diziyor hatta bazen yapacaklarımı düşünmenin heyecanından uyuyamıyorum. Sonra ne mi oluyor? Yapıyorum yapmasına bir şeyler; ama heyecan uzun süreli oluyor, hayatı değiştirmeye, hayali gerçeğe çevirmeye yetiyor mu, maalesef hayır.
Bunları yazıyorum ki belki benim gibi hisseden birileri varsa çıksın ben de buradayım desin. Bir yandan o ışıklı potansiyele yazık ettiğini hissederken bir yandan da hiçbir şey yapmaya güç bulamayanlar vardır belki, onlar bir ses etsin.
Ya da birileri bana desin ki, bak bu iş böyle böyle çözülür.
Ben motorumu çalıştırmak için kontağı böyle çeviriyorum, böyle arabalar en iyi böyle yürür.
Sonra da belki toparlarız fikirleri, önerileri. Hem o zaman sadece benim değil, bu sessiz savaştan muzdarip kaç kişiysek, hepimizin işini görür.




Yorumlar