top of page

Kış uykusu



Lisedeydik, Mayıs Sıkıntısı diye bir film çıkmıştı. Yönetmenin adını daha önce hiç duymamıştım. O zamanlar sinemaya en meraklımız olan yakın arkadaşım Gökçe hepimizden önce koşa koşa izlemeye gitmiş, sonra da bir heyecan bize anlatmıştı. Sanırım birkaç hafta sonra da ben gitmiştim filmi izlemeye. Ve o film, hayatımda o güne kadar varlığından bile habersiz olduğum bir kapıyı açtı içimde bir yerlerde. Dümdüz, çok günlük, çok basit hikayeleri böylesi güzel anlatmak nasıl mümkün olabiliyordu? *** Bir seneliğine İtalya'ya Erasmus yapmaya gittiğimde iki senedir siyaset okumaktan içim bulanmıştı. Bologna'da geçireceğim zamanda artık kendime bunu yapamayacağımı çok iyi biliyodum. Hem şansım da vardı; asıl okulum tarafından doğrudan söylenmemiş de olsa aslında iki dönemde toplam sekiz ders almam ve sınavlarını geçmem yeterliydi. Benim yapacağım ise çoktan belliydi, alabildiğim kadar sinema dersi alacaktım, nokta. Darmadağınık bir okul sistemi, koskoca şehrin her yanına dağılmış ama ne zaman başlayacağı bir türlü belli olmayan dersler ve nedense bir türlü üye olmayı beceremediğim şehir kütüphanesi. Her gün internete girmek için tonla yol kat ederek gittiğim döküntü internet cafe, akşamüstü şarabın yanında verilen bedava atıştırmalıklarla doyduğum barlar ve sırtımda, sürekli ensemi kaşındıran bir hırka gibi taşıdığım yalnızlığım. (bu cümleyi Sakin okuyanlar hatırladı mı?) Fakat nasıl olduysa oldu, tüm bunların arasında bir şekilde hem yolumu, hem de aradığım bütün dersleri buldum. En önce en çok methini duyduğum derse yazıldım, okulun en ünlü ikinci hocası olan Marra'nın fotoğraf tarihi dersi. (Birinci en önemli hoca ise elbette Umberto Eco'ydu ve kendisinin dersine bir kez katılıp hiçbir şey anlamadan çıkma şerefine de eriştim ama o başka bir yazının konusu.) Bir diğer heyecanım ise hayatta hiçbir işime yaramayacağından emin olduğum film restorasyonu dersiydi. Evet hayatta hiçbir işime yaramayacaktı ama ders çok eski bir sinema salonunda veriliyordu, biz öğrenciler seyirci koltuklarında, hoca ise sinema perdesinin olduğu yerde oturuyordu ve bu bence dersi almak için yeterli bir sebepti. İnanmazsınız ama gerçekten aylar boyunca eski film peliküllerinin nasıl tamir ve restore edileceğini dinledim bir heyecan. Bir başka taraftan ise Avrupa sineması tarihine daldım. Tarkovsky'den Angelopoulos'a her gün başka başka adamlar rüyalarıma girer olmuştu. İlk dakikadan Truffaut'ya aşık oldum mesela, Tornatore'ye her filminden sonra sarılmak istedim, Almodovar'a ve sinir krizi eşiğindeki kadınlarına bir türlü ısınamadım ve her Bergman filminden çıktığımda birşeyler ters gidiyor hissinden uzun süre kurtulamadım. Through a Glass Darkly'i izlediğim gün dersten çıkıp koşarak (gerçekten koşarak) eve gidip uzun uzun duş aldığımı hatırlıyorum. Angelopoulos'un uzun sekanslarını bana Ulis'in bakışı sevdirdi ve öldüğü gün aklıma gelen ilk şey aynı filmde Tuna nehrinde bir uçtan bir uca gemiyle taşınan Lenin heykeliydi. Bir koca sene böyle geçti. Bana hem sinema sevdam hem de yapacak başka bir şey bulamayışlarım yardım edince, ben senenin sonunda nerdeyse bütün sınavlardan 30 üzerinden 30'la geçtim. Bugün o kadar filmden ne hatırlıyorsun derseniz ama, sanırım anlatamam bile. Hep kalıntılar; his, heyecan, mutluluk, acı kalıntıları. Ama sinemanın kıymetli yanlarından biri de budur belki; bir tek damlanın denizin tüm özelliklerini taşıyor olması gibi, akılda kalan tek bir sahnenin bile tüm filmin heyecanını insanın içine nazikçe oturtabiliyor olması. *** Tüm bunları neden yazdım, lafı neden bu kadar uzattım? Geçtiğimiz günlerde Kış Uykusu'nu yeniden seyrettiğim için. Filmden sonra sanki kocaman bir Tarkovsy izlemiş, Karamazov Kardeşler'i yeni bitirmiş gibi bir sükunet çöktü üstüme. Devasa bir tabloya uzun uzun bakmış, bir ucuna bakarken diğer köşesini unutmuş, biraz uzaklaşıp tekrar incelemiş, sonra daha çok yaklaşıp bambaşka fırça darbeleri farketmiş gibi hissettim kendimi. Keşke diğer Nuri Bilge Ceylan filmlerinde olduğu gibi sekanslar biraz daha uzun olsaydı, manzaralara biraz daha bakabilseydik diye düşündüm. Bir de böyle bir filmi yazıldığı dilde izleyebilmenin şans olduğunu. (Ve o atın gri boşluğa doğru koşuşunu. Ve kapıdan soğuk geliyor deyip yer vermeyen adamı. Ve Aydın'ın arkasında oturan kardeşine "sen orda oturdukça birileri nasırlı elleriyle sırtıma dokunuyor gibi hissediyorum" deyişini. Ve imamın ayağındaki kadın terliklerini. Ve çalan Schubert'i. Ve kötülüğe karşı koymamayı tartışan insanları.) Baştaki soruya geri dönersek; çok günlük, çok basit hikayeleri böylesi güzel anlatmak nasıl mümkün olabiliyor, hala bilmiyorum. Ama şu yukarıda adı geçen işinin ehli insanlar bunu bir kere yaptı mı, o en sıradan haller dantel gibi işlenip önümüze serildi mi, insanın gözü fazladan hiçbir şey aramıyor, böyle filmleri izledikçe daha iyi anlıyorum. "Seninle cebelleşeceğim diye bütün güzel huylarım değişti.”

 
 
 

Yorumlar


bottom of page