top of page

Liminality’ dedikleri.

Şu malum klişe cümleyi bir mektupta – hem de tam anlamıyla- kullanacağımı söyleseler hayatta inanmazdım ama demek ki olabiliyormuş. Siz bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım.

Veya belki de şöyle demeliyiz; bu mektubu posta kutunuza düşer düşmez pazartesi sabahı veya hadi bilemediğiniz salı günü okursanız hala yakınlarda bir yerlerde sayılacağım ama sonrasında klişeden kaçamayacağız.

Gitsek mi gitmesek mi, gerek var mı yok mu, kedilere kim bakacak, bir de masrafları sıralayalım, evi arabayı nasıl halledelim, bileti kaçına alsak derken, bir yandan da o gün hiç gelmeyecekmiş gibi normal hayatımıza devam ederken, resmen iki gün sonra Houston’a gidiyoruz. Bir aksilik çıkmazsa önümüzdeki üç ay boyunca size tüm mektuplarımı şimdilik hiç tanımadığım ve sadece internette fotoğraflarını gördüğüm Houston’da bir evin salonundan yazacak, kitap klüplerine sabah erkenden kalkıp sizin akşamınıza yetişmek için hazırlanacağım gibi görünüyor. İki sene sonra yurtdışına çıkışımın doğrudan uzun bir Amerika seyahati olacak olması ise başka bir tuhaflık, saçma ama bir sürü şeyi unutmuşum gibi geliyor bir yandan da. Ama tahmin edersiniz ki sadece bunlar için gitmiyoruz 13 saatlik yolu.

Belki şimdiden tahmin edenler olmuştur. Bundan birkaç sene önce fikrimi sorsalar hiç anlam veremediğimi, hatta biraz da gereksiz bulduğumu söyleyeceğim bir maceranın içinde buluverdim kendimi; Amerika’da doğum. Sevgili arkadaşım, sizlerin de kitaplarımdaki çizimlerinden tanıdığınız Bengisu’nun yakın zamanda orada doğum yapması, Emre’nin bu konuya oldukça sıcak bakması ve aklım kedilerde kalacak diye mızmızlansam da üç ayı bir şekilde atlatacağımıza beni ikna etmesinin sonucunda, türlü sorular, dilekler ve heyecanlarla dolu bu yolculuğun kapısının eşiğinde duruyoruz şimdi. Ve öyle hissediyorum ki, birkaç gün sonra başlayacak olan bu bilinmezlikler süreci, önce doğumun bilinmezliğine, sonra ben şimdi bu bebeyle ne yapacağım? bilinmezliğine, sonra da muhtemelen bir ömür sürecek ya da en azından yıllar içinde kendini ara ara hatırlatacak olan bir çocuk nasıl büyütülür, bir insan nasıl yetiştirilir bilinmezliğine evrilecek. Bizi bekleyen olası sorular geçmişteki sorularımızla yarışır, önümüzdeki yıllar bugüne kadarki hayatımızın bilinmezlikleri ile kapışır mı, hep birlikte göreceğiz.


Geçtiğimiz haftalarda bir yerde liminality diye bir kavramdan bahsedildiğini görmüştüm. İlk önce antropoloji alanında kullanmış ama derinlere indiğimizde mitolojiye kadar bir çok alanda yansıması görülüyor. Türkçesi bile varmış hatta, eşiktelik. (Limen de Latince’de eşik anlamına geliyormuş.) Aslında basitçe tarif etmek gerekirse tanımı şuna denk geliyor; “kişinin daha önceki alışkanlıklarından ve düzeninden çıkmış, fakat yenisine henüz geçmemiş olduğu ara süreçteki belirsizlik hali”. Bu süreçte kişi eski kimliği, çevre ve zamanını şekillediriş biçimi ve yenisini oluşturmasının arasında belirsiz bir eşikte durur, ancak bu fazla uzayabilen de bir süreç değildir; kişi ya eskiye geri döner ya da eşiği atlar ve yenisine adapte olur. Sosyolojik olarak bakarsak da diğer topluluklardan farklı olarak bunu kısa sürede atlatıp bitirmek yerine şartlar dolayısıyla o eşikte bir hayat biçimi gibi yaşayanların da olduğunu, örneğin etnik azınlıkların, bedevilerin ve çok yoksulların, statüsüzlük ve tonla belirsizlik yüzünden bu eşiktelik hissinde bir ömür sıkışıp kaldığını söyleyenler de var. O zaman ilgimi çektiği için biraz sağdan soldan okuyup bırakmışken, bugünlerde çok daha fazla içselleştirebiliyorum sanırım yazılanları.


Fakat bu kadar dramatik bir halden bahsetmiyorum elbette kendi adıma. Hayatın bir sayfasının, perdesinin, kapısının (hangisini isterseniz seçebilirsiniz) kapanırken, bir diğerinin açılacağını artık oldukça net bir şekilde görebiliyorum önümde. Aynı gün içinde bin türlü farklı duygu, içimde birkaç tur atıp sonra bir süreliğine yok oluveriyor. Benim gibi olan biteni kontrol etmeyi, her halini analiz etmeyi, birkaç adım sonrasını zaten çoktan hesaplamış olmayı seven tipler için de tahmin edersiniz ki bu hiç tanımadığı bir evin kapısında dikilirken acaba artık ayakkabılarımı çıkarsam mı yoksa daha erken mi hali oldukça yorucu olabiliyor. Ama şikayetçi miyim, elbette asla. Heyecanlı mıyım, hem de fazlasıyla.


Önümüzdeki birkaç gün oldukça koşturmalı geçecek gibi göründüğü ve içimdeki ses sürekli bir şeyler için hadi deyip beni uyutmadığı için size bu mektubu sabahın karanlık beşinde yazıyorum. İstanbul’dan gitmeden önce arkamda, ben olmasam da rayından çıkmadan ilerleyecek bir tren bırakmak için binbir tane tekerleği kontrol etmem, kondüktörü sıkı sıkı tembihlemem, her bir kompartmanda tek tek gezmem gerekiyormuş gibi hissediyorum bir de. Bazen kendimi çok yoruyor, bazen sadece tembellik ediyorum. Hiç olmadı, ara ara kendime her şeyi hallettiğimiz gibi bunu da bir şekilde hallederiz diyor, biraz ayağımı uzatıp televizyon izliyor (şarj olmak şart) sonra yine harekete geçiyorum. Aklımdakilerin hepsini bitirebilecek miyim, her şey yetişecek de ben uçağın koltuğuna oturmadan önce rahat bir nefes alabilecek miyim henüz hiç kestiremiyorum.


Önümüzdeki süreç boyunca tavsiyeleriniz, fikirleriniz, deneyimleriniz varsa, her zaman olduğu gibi yine çok açığım hepsine. Hatta bu yazının altına bırakacağım birkaç not daha var, onları da okursanız bu gibi konularda birbirimize çok daha fazla faydamızın dokunacağını düşünüyorum.

Çünkü eminim hepimizin hayatında eşikler, önünde dikilip durduğumuz kapılar, aralar, aralıklar, araflar var. Bazen hepimizin yüzüne o açık kapılardan esen rüzgarlar çarpıyor, bazen hepimiz için zaman hem çok hızlı hem çok ağır geçiyor. Bazen hamilelik, çocuk, bazen bir kişi, bir ilişki, bazen de beklenen bir iş, bir terfi. Hayatın devasa kompartmanları birbirine ufacık ama çok kuvvetli, uzaktan bakınca hiç belli olmayan çengellerle, halatlarla, iplerle bağlanıyor. Ve insan önce anlamasa da, o çengellerin, halatların ve iplerin mukavemeti tüm trenin gidişatını bazen her şeyden daha çok etkiliyor.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page