olasılıklar diyarında olanlar.
- Ege Soley
- 1 Oca 2022
- 4 dakikada okunur
Dün akşam internet diyarının unutulmuş, dip köşe bir yerlerinde eski bir yazımı buldum. 2003’te yazdığım, yazdığımı hiç hatırlamadığım ve o dönem elimden çıkan çoğu şey gibi fazla ağdalı, hatta oldukça yorucu bulduğum bir yazı. Önce bakıp geçecek oldum ama sonra bir şekilde merakımı celbetti, oturdum baştan sona okudum.

İngiltere’de üniversitedeyim ikinci sınıfta. Bir erkek arkadaşım var, o da Amerika’da. Yaşımız da, okul hayatlarımız da, uzak mesafede olmak da hiç yardımcı olmuyor ilişkiye. Fakat bir şekilde idare hatta ısrar ediyor, gelecek aylardaki tatillerden, İstanbul’da buluşma olasılıklarından bahsediyoruz. Birkaç ayımız maille, mesajla, anlamsız saatlerde edilebilen telefonlarla geçiyor. Bana ta oralardan bir poster gönderiyor bir gün; işin açıkçası pek de ilgimi çekmeyen, dalgalı bir denizde ilerlemeye çalışan bir yelkenli tekne posteri. Bir heyecan asıyorum hemen duvarıma.
Konuyu bütün detaylarıyla anlatıp sabah sabah içinizi karartmak istemem ama ana fikirde ben posteri duvara asalı henüz birkaç ay olmuşken hiç yoktan çalan bir telefon sonucunda erkek arkadaşımın bu arada eski kız arkadaşına geri döndüğünü fakat aynı zamanda benimle de aynı şekilde konuşmaya devam ettiğini hatta bir süre her ikimize de birebir aynı emailleri gönderdiğini öğreniyorum. İnanmazsınız, hem de tek bir kelimesini bile değiştirmeye lüzum görmeden! 20 yaşında yemek için ne büyük kazık, ne büyük şok, ne büyük üzüntü ama! Yazının geri kalanı da aslında uzun uzadıya bundan sonrasını anlatıyor. Gerçek bir Great Depression hali, kısacık bir hayatın ilk büyük buhran dönemi. Günlerce ağlamalar, yataktan çıkamayışlar, pek tabi inanamayışlar. Yüzleşmeler, yüzleşemeyişler, bir türlü ilerleyemeyişler. Yalanlar, yalanlar ve en azından bir ucunu tutmaya, tutunmaya çalıştığım gerçekler. Bir de bütün bunlar yetmiyormuş gibi diğer kızın bana yazdığı tuhaf mailler, gönderdiği fotoğraflar ve benim onları okudukça aklımda çektiğim geriye dönük tarihli filmler. Bir de tabi, duvardan yırtılarak sökülüp evin önündeki çöp kutusuna tıkıştırılıp atılmış, zaten hiç de ilgimi çekmeyen bir poster.
Neredeyse 20 sene geçti hepsinin üzerinden. Köprülerin altından çok sular aktı, kimi sakin, kimi o posterdeki deniz gibi çok dalgalı. Ben ise bu büyük buhran döneminin hayatımın ondan sonraki çok senesini, çok ilişkisini, çok hissini şekillendirdiğini düşündüm hep. Güveni, güvensizliği, insanları, söylenenleri ve söylenemeyenleri, yapılanları ve yapılamayanları uzun bir zaman hep bu olay etrafında şekillendirdim. Hep aynı malum yelkenliyi kendime kerteriz aldım dalgalı zamanlarda. Yüzüp ilerlemem oldukça uzun zamanımı aldı, kim bilir belki hala tam aşamadım. Ya ben çok abarttım ya da belki de gerçekten büyük bir kazaydı ve ben ciddi yaralandım.
Bir şey daha var ama. Çok önemli, hepsinden, tüm kazalardan önemli bir şey. Tüm olası tahribatlara, biraz dikkatli bakınca hala görünen bütün dikiş izlerine, kollarına bağlanan tüm serumlar ve bir daha hiç çıkmayacakmış gibi bedenine yapışan tüm ağır alçılara rağmen, insan bir şekilde ayaklanıyor da. Kalan kalıyor, giden gidiyor ve yol akmaya devam ediyor. Bir adım, sonra bir adım daha. Belki birkaç ay, belki birkaç yıl sonra. Nasıl oluyor, insan nasıl güveniyor, bir daha aynı kazayı yapmayacağına kendini, bedenini, kalbini nasıl inandırıyor bilmiyorum ama bir şekilde o kapı asla kilitlenmiyor. Yara izlerini dışardan bakanlar göremiyor artık, sadece yaz aylarında her yerin kızarsa da o dikişler hep biraz daha beyaz kalıyor. Bazısı, belki çok dikkatliyse bunu fark ediyor sadece. Fakat zihin, ruh, ya da kalp; hangisinin en çok sözü geçiyor bilmiyorum ama, ileriye doğru ümit etme hevesi, iyi şeylerin de olabileceği olasılığı bir şekilde o bedenin her bir hücresine zamanla yayılıyor. Yayıldıkça da yanıltmıyor.
İçinde yaşadığımız olasılıklar diyarının büyüsü de burada meydana çıkıyor. Sadece bu da değil ama.
Özellikle son birkaç haftadır, aynaya neredeyse her baktığımda saçımın telinden parmağımın ucuna kadar bedenimin ne kadar değişebildiğini, hiç kimseden bir izin almadan kendine müthiş bir güvenle şekilden şekle girebildiğini izliyorum bir film gibi. Kadim bir bilgiyi ezelden beri içinde taşıyormuş gibi davranışını, malzeme üstüne malzeme, tuğla üstüne tuğla koyarak bir insan yavrusu yaratışını gözlerimle göremeden, hissede hissede iç yordamıyla görmeye çalışıyorum. Beden olumlamaktan bahsediyor ya bu aralar herkes, pek oralarda değilim ben açıkçası. Hatta bu konuyu ağzına sakız yapanların çoğunun yapmacık, bazısının ise neredeyse sağlıksız olduğunu, kendimizi olumlayabildiğimiz kadar aynı kendimizden çok yorulabildiğimiz zamanlara da hakkımız olduğunu düşünüyorum. Bir de ezbere pozitif cümleler kurmaktan ziyade, o bedene teşekkür etmenin çok daha değerli olduğunu. Yapabildikleri kadar yapamadıkları için.
Hissettirdikleri kadar, uzun zaman mahrum bıraktıkları için. Yerlerde süründürdüğü, bir gram uyutmadığı geceler kadar, hiç beklenmedik bir sabah erkenden yataktan kaldırıp perdeyi aralama gücü verdiği için. Kendi değişebildiği kadar, hayatın da değişebileceğini, kendi şekil değiştirebildiği kadar en karanlık zamanların da aydınlanabileceğini bazen başına kaka kaka, bazen hiç hissettirmeden öğretebildiği için.
Çünkü istisnasız her birimizin bedeni müthiş bir öğretmen, zihni müthiş bir ilham kaynağı, kalbi müthiş bir yeniden başlasın örneği. Gerekiyorsa, sadece bunun için. Kendimize dair hiçbir şeyi olumlayamadığımız zamanlar olabilir. Kusurumuza bakmasınlar hiç mecbur değiliz.
Bedenimizi sevmediğimiz, zihimizin her şeyi yokuşa sürdüğünü, kalbimizin bizi en olmadık yerlerde rezil ettiğini düşündüğümüz zamanlar olabilir. Normaldir, kırılabiliriz. Vazgeçtiğimiz, isyan ettiğimiz, bu maç artık buradan dönmez dediğimiz, insanlara ya da hayata bir daha hiç güvenemeyeceğimizi düşündüğümüz zamanlar olabilir. İnsanız, elbet düşebiliriz.
Hepsi olabilir. Başımıza her şey gelebilir. Ama olasılıklar diyarında ümit mi tükenir?
Duvara bir heves astığın ama zaten pek de ısınamadığın posterleri yırta yırta söken ellerin, aylar sonra başka bir resme heves ediverir. Bu kez köşelerinden uyduruk birer bantla değil, camıyla çerçevesiyle onu asarsın oraya.
Baktıkça için açılır, baktıkça önündeki olasılıklar çoğalır. Her şey olabilir bu olasılıklar diyarında. Zaman verirsen kırılan güven de tamir edilir, yorulan beden de dinlenir. En yapışık alçılar çıkar, bir bakmışsın hiç beklemiyorken kalbinin yanında
küçücük bir kalp daha atar.
Her şey, her şey olabilir. Olumlayamasak da bütün olanları, kabul etmek bile çok şey değiştirir. Sonrasında sonra, sonrasına gerekirse yolda bakılır. Hem zaten, olasılıklar diyarında ümit mi tükenir?




Yorumlar