top of page

Ophelia

“Elbet bir gün düzelir her şey. İnsan sabırlı olmalı; evet ama ağlamamak elimde değil düşündükçe soğuk topraklara gömüldüğünü. Geceniz hayrolsun, bayanlar, iyi geceler, güzel bayanlar, iyi geceler, iyi geceler!”


Ophelia’yı bilir misiniz? Hamlet’in meşhur Ophelia’sı.


Aslında Hamlet’e aşıktır Ophelia, ancak hangi trajedide aşk, sadece aşk olarak kalır ki? Önceleri aşkından mektuplar yazıp duran Hamlet bir anda ona tuhaf davranmaya başlar, hatta aşağılık herifleriz hepimiz, inanma hiçbirimize bile der. Diğer yandan abisi ve babası onu Hamlet’ten uzak tutmaya, bu aşkın gerçek olmadığına inandırmaya çalışır. Kırılgan ve nazik Ophelia hayatındaki erkeklerin farklı dengeleri arasında kendisininkini iyice yitirmeye başlar, neye tutunması, inanması gerektiğini bilemez. Sessizliği, uysallığı, başkaldırmayan kibarlığı ile “tam da toplumun onaylayacağı cinsten” bir kadındır Ophelia. Çevresindeki tüm erkekler onu kendi çıkarları için kullanır, Ophelia’ nın duyguları giderek daha karmaşıklaşmaya, kimliği ve varlığı flulaşmaya ve zayıflamaya başlar.


“Nasıl ayırt ederim bir bakışta seveni sevmeyenden?

Külahından, tozlu çarıklarından, elindeki değnekten.

Öldü,  güzel sultanım, çoktan öldü. öldü gömüldü bile. 

Başında yemyeşil otlar büyüdü, taşı dikildi bile. 

Ak kefenler giydi kardan beyaz. 

Sarıldı çiçeklere.”


Ophelia günden güne aklını yitirir. Her şeyi görür, izler, isyan etmek ister ama hiçbir şey yapamaz. Abisinden hamile kalması ve hikayenin sonunda Hamlet’in babasını öldürmesiyle birlikte iyice kendini kaybeder. Çevresindeki erkeklerin ikiyüzlülüğü onu delirtmiştir. Yolun sonunda, bir gün çiçek toplarken dayandığı söğüt ağacı kırılır, Ophelia şarkılar söyleyerek kendini nehre bırakır ve boğularak ölür. 


“Ve ophelia düşmüş bütün çiçekleriyle

Gözyaşları içine ırmağın.

Etekleri açılıp yayılmış da sulara,

Bir süre kalmış ırmağın üzerinde deniz kızı gibi.”


Patriyarka Ophelia’yı kendi sularının içinde boğar. İçine çeke çeke, yavaş yavaş, sessiz sessiz ve herkesin gözleri önünde.


Ressam: John Everett Millais - 1851

Kendi çıkarından başka bir şeyi önemsemeden, yalan yanlış konuşmakta hiçbir beis görmeyen erkekler. Giderek çeteleşen, kadınları yemekten, boğmaktan, öldürmekten, kaybetmekten çekinmeyen erkekler. 


Hangi yıldayız sahiden, neredeyiz? 


Babalar, abiler, ya da uzak akrabalar. Etrafındaki kadınları birer kaldırım taşından daha öteye koymayan, üzerine bastıkça basası gelen, birileri ayaklarının altında ezdikçe kendini hep daha değerli, daha yukarıda hisseden adamlar. 


Kim bunlar? Hangi abiler, hangi karanlık amcalar, babalar? 


Bu adamlar neden bize bu kadar tanıdıklar?


***

Eskiden hissettiğim şey ağır bir sisti.


Üzerimize çöken, ekşi kömür kokulu bir kış sabahı sisi. Uzun zaman böyle bir histi. Üflesen geçecekti. Üflemesen bile mutlaka giderdi. Hiçbir sis uzun kalmazdı çünkü. Dağılırdı, kaybolurdu. 


Bugün sorsalar, yüklü bir yağmur bulutu derim. Çelik gibi ağır, dopdolu ve kopkoyu. Dağılası yok, yağacağa da benzemiyor. Sadece doluyor, günbegün kendini dolduruyor. Her gün daha ağırlaşıyor, grisi her gün biraz daha koyulaşıyor.


Hep daha ağır. Hep daha yüklü. Hep daha dolu. Ve dokunmasan bile biliyorsun. Mıh gibi çakmışlar hayatımızın tepesine, orada asılı duruyor. 


Ya da belki patlamak istemeyen inatçı, iltihap dolu bir sivilce. 


İrin kabardıkça kabarıyor. Her gün daha çok batıyor, kendini her sabah yeniden hatırlatıyor. Her gülüşünde canın acıyor. Her yemek yediğinde canın acıyor. Her konuştuğunda canın acıyor, ve konu eninde sonunda mutlaka hep ona geliyor. Çok acıyor diyorsun. Konuşamıyorum, gülemiyorum. Geçmiyor da…


Mecbur gibi alışıyorsun onunla yaşamaya. Gülmemeye, fazla yememeye ve çok konuşmamaya başlıyorsun. İdare ediyorsun. Aman bir tane daha olmasın, bir yerinde daha çıkıp canını daha fazla acıtmasın diye dua ediyorsun.


Çünkü ne denesen olmuyor ve başka ne çaren var, artık bilmiyorsun.


***

Hangi yıldayız sahiden, neredeyiz?


Ya da şuradan baksak, Ophelia hakikaten çok mu uzak? Çok mu masal, çok mu tarihi, çok mu başka zamanların, toprakların gerçeği? 


Patriyarkanın sessizce sulara bıraktığı kaç kadın var buralarda, yanımızda, civarımızda, belki hemen arka sokağımızda? Bir takım erkeklerin onun şarkılarını duymazdan gelip, çatallaşmış sesleriyle “Ne münasebet, kendi yüzmek istedi, biz hiçbir şey yapmadık ki?” dediği? “Yüzme bilmiyor muymuş, neden dolanıyormuş ki ki o suların etrafında? diye sinsi bir inat direttiği? 

Kaçımız Ophelia’yız sahiden, belki biraz biraz hepimiz mi? 


Yağmamaya yemin etmiş kopkoyu bir bulutun altında çiçeklerine sarılmış, bir yandan şarkılar söylerken bir yandan da kendini usulca akan bir suya, sonsuz bir uykuya bırakmış, kaç kadınız sahi? 


Fakat belki de en can alıcı soru bu olmalı: Hangimizin inadı daha kuvvetli? Bulutların mı, çatal sesli adamların mı, yoksa bizim mi? 


***

Uysal ve kırılgan Ophelia. Ne yazık, o kadar çok kadına hala öyle tanıdık ki sessiz çaresizliğin.

Dönüp dönüp aynı şarkıları söylememiz de belki de bu yüzden; bir gül gibi al ve Narin, bir su gibi saydam ve sakin…





 
 
 

Yorumlar


bottom of page