top of page

Paracetamol’den plaseboya.


Hepimiz plasebo etkisinin ne demek olduğunu biliyoruzdur. Hatta belki hatırlarsınız, Covid-19’un aşısının bulunduğu ilk günlerde bir çok insan denek olmaya gönüllü olmuş, o kişilerin de bazılarına gerçek aşı, bazılarına ise hiçbir medikal etkisi olmayan plasebo aşılar yapılmıştı. Plasebo dediğimiz şey aslında bir şekilde iyi etmenin yanısıra, türlü deneylerin de başrolü olan ilaçsız ilaçlar, iyi eden şekerli sular.

Yakınlarda ise bir de şunu okudum. Amerikan futbol ligi NFL’in ünlü oyuncularından Marshawn Lynch Skittles şekerlemeleri ile bir reklam anlaşması imzalıyor, bunun sebebi ise, -şaka gibi ama- bu küçük renkli şekerlerin sahadaki performansını arttırdığını söylemesi oluyor. Konu şöyle gelişiyor; spora başladığı ilk yıllardan beri maçlara çıkmadan önce gerginlikten sürekli midesine ağrılar giriyor Lynch’in. Ne ilaç alsa, ne yapsa düzelmiyor. Sonunda annesi bir gün bir avuç Skittles’la geliyor ve al diyor, bunlar senin anksiyeteni geçirecek. Ve o günden sonra Lynch gerçekten hiçbir maça Skittles yemeden çıkmıyor. Şans ya da uğur getiriyor diye değil ama; yediklerinin gerçekten anksiyetesine iyi geldiğini ve midesini yatıştırdığına inanıyor. Bilmiyor mu yediği şeyin şeker ve koruyucu madde dolu sağlıksız şeyler olduğunu, elbette biliyor. Ama bu, Skittles’ların onu bir şekilde iyi etmesine engel olmuyor.

İşte bu, tam bir plasebo etkisi hikayesi. Bağırsak sorunlarından depresyona, astımdan kemik erimesine kadar tahmin edemeyeceğimiz kadar çok sağlık sorununda kullanılan bir yöntem, etken maddesiz serumlar, şuruplar ya da işte, bildiğimiz şekerlemeler.

Hepsinde ortak, bambaşka tek bir etken madde var; inanmak. Açıkçası ben bu hikayeyi duyana kadar, plasebo olarak hastalara verilen ilaçların kendilerinden saklandığını, yani hastanın çoğunlukla ilaç aldığını sandığını düşünürdüm. Oysa Harvard Medical School’da yapılan başka bir ilginç deneyde buna da gerek olmadığı görülüyor. Bir bağırsak hastalığından muzdarip bir grubu ikiye ayırıp bir kısım hasta ilaçsız olarak takip edilirken, diğer kısma da plasebo veriliyor, bu kendilerine söyleniyor ve inanıp inanmamaları bir yana, sadece bu hapları 21 gün boyunca almaları gerektiği ve plasebonun insan üzerinden çok güçlü etkileri olduğu anlatılıyor. Üç haftanın sonunda ise plasebo alan kişilerde, hiç almayanlara oranla gözle görülür bir düzelme, ve kendi deyimleriyle “hayat kalitelerinde ciddi bir artış” olduğu gözleniyor. Yani aldıkları şeyin hiçbir etkisi olmadığını bilseler bile, bedenleri buna olumlu yönde cevap veriyor.

Peki gerçekten ne oluyor da oluyor? Şekerli sular insanları sihirli bir şekilde iyi etmediğine göre, tam olarak ne ediyor?

Birincisi, yukarıda da söylediğim gibi inanmak. Basitçe bu. Beyin neyi iyi kabul ederse beden de ondan fayda sağlıyor. Bunu ben değil, tonla araştırma söylüyor. Hatta körü körüne inanmaya bile gerek yok, bir açık kapı bırakmak, neden olmasın, belki işe yarar demek bile, evet işe yarıyor.

Araştırmalar ikinci bir etkenden daha bahsediyor, o da şartlanma. Nasıl ki başımız ağrıdığında bir ağrı kesici alıp sonra da o ilacın ağrıyı geçireceğine inanıyor, o ilacı aklımızda bir yerlerde iyileşme haliyle aynı yere koyuyor ve kendimizi çok da yoklamadan ağrının bir şekilde geçtiğini farkediyorsak, zihin eğer bir eylemin bedene iyi geleceğine şartlanır ve bunu deneyip onaylarsa, o eylemin gücünü iyice kuvvetlendiriyor. Yani uzun lafın kısası, belki de ağrı kesicinin içindeki etken maddeden önce, o ilacı ağzımıza atma eylemi bizi iyileştirmeye başlıyor.

Tüm bu bilgiler ise aslında şu sonuca bağlanıyor. Evet zihin çok güçlü ve evet inandıklarımızın ve sıkı sıkıya tutunduklarımızın bedenimizin üzerinde hem yapıcı hem yıkıcı müthiş etkileri var. Bunu deneyimlemek ya da bir şeylerin bizi iyi ettiğine ufacık da olsa inanmak içinse hastalanmaya gerek yok. Bir ağrı kesiciyi sadece ağzımıza atışımız Paracetamol’un etkilerinin yarısı kadar bile etkiliyse, insanın kendine neden olmasın? sorası geliyor. Yediğimiz yemeklerin bizi doğru besleyeceğine, içtiğimiz güzel kahvelerin sakinleştireceğine, duşta üzerimizden akan suyun günün tüm negatif enerjisini temizleyeceğine ya da gözümüzü alan güneşin evrenin tüm ışığını hücrelerimize sızdırdığına inansak nasıl olur? Hadi çok inandırıcı olmadı diyelim. Öyleyse olmasa bile sadece neden olmasın desek, kapımızı olasılıklara açık tutup zihnin gücünü azımsamasak sonuç ne olur? Belki bugünlerde yine midem yanacak korkusuyla aç karnına içtiğiniz bir kahvede ya da kendinizi suçlu hissederek yediğiniz bir tatlıda aklınıza bunlar gelir. Belki zihniniz ilk kez onları bedene düşman bellemez, hatta bir şans verir.

Çünkü madem zihnin birinci kuralı inanmak, ikincisi ise şartlanma, bazı ayarlarla ufak ufak oynamak gerekebilir.

Hem neden olmasın, bakarsınız bir gün aç karnına içilen bir kahve öncekilerin hepsinden daha iyi geliverir.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page