top of page

paralelde olup bitenler.


Biraz önce mektubun üzerine tarih atarken yeni fark ettim, Aralık geldi bile. Bu sene tam olarak ne zaman başladı, biz hayal ettiklerimizin ne kadarını yaşayabildik, maskesiz kaç temiz nefes aldık, korkusuz kaç kalabalığa karıştık, kaygısız kaç yarın yaşadık bende pek net değil. Bir aydan az bir süre sonra yeni bir yıl başlayacak. Ama öyle şekil değiştirdi ki algılarım son aylar ve hatta yıllarda, sanki her şey biraz ayıp olmasın, biraz da adet yerini bulsun diye oluyor gibi geliyor bazen. Belki bambaşka, çok mutlu bir gerçeklikte yaşasak şöyle de diyebilirdik,


“güzel mavi gezegen yörüngesinden ayrılamadığı parlak ve sıcak yıldızının etrafında bir turunu daha tamamladı, bunu yepyeni umut dolu bir yılla kutlasak fena olmaz mı?”


Yaşlandıkça zamanın göreceli bir kavram olarak çok daha hızlı geçtiğini, mavi gezegenimizin parlak yıldızının çevresinde normalden daha hızlı döndüğünü hissediyor musunuz sizde? İlkokul yıllarımı düşündükçe günlerin bir şekilde bir türlü bitemediğini, uzadıkça eski bir yün kazağın kolları gibi sündüğünü hatırlıyorum hep. Hep aynı Salı, hep aynı Hayat Bilgisi dersi, hep aynı temiz tutmakla yükümlü olduğumuz kenarı kırmızı çizgili İş Defteri, hep aynı floresanlı ışıklı sınıftı sanki hayatımın gerçeği. Ne başı, ne sonu çizilmiş bir çizgi film kahramanı gibi o tahta sandalyeye doğmuş, sonsuza kadar da aynı tahta sandalyede ayaklarım yere değmeden oturacakmışım gibi gelirdi. Salı Çarşamba’ya üç ayda anca dönerdi, Hayat Bilgisi dersi ise bana sorsanız en az dokuz saat sürerdi. Daha önce birkaç yerde daha bahsetmiştim belki rastlayanlar olmuştur, ilkokul öyle zorlayıcı bir dönemdi ki benim için, böyle boğucu hatırlıyor olmama şaşırmıyorum bir yandan da.


Biraz önce bu mektubu yazmak için masaya oturduğumda Spotify’ın benim için yaptığı karışık albümlerden birini çalmaya başladım, fakat sonra ne açtıysa beğenmedim, ileri gittim durdum. Sonra bir noktada şu şarkı çalmaya başlayıverdi. Siz de dünyanın neresinde ne yapıyor olursanız olun bazı şarkılar çaldığında aklınızda onunla aynı çekmeceyi paylaşan anlara dönenlerdenseniz mutlaka anlarsınız beni. Houston’ın bir Starbucks’ında oturduğum sandalyeden kalktım, kendimi bir anda on beş yaşımda, yatağımın üzerinde otururken buldum. Özellikle kasetçiye (böyle mi denirdi öyle yerlere?) gidip aldığım Joy FM’in romantik compilation kasetlerinden biri walkman’imin içinde, kulaklarımı ağrıtan, teli de başımın tepesine bastıran tel maşa kulaklıklarım kulağımda. Yatağın üzerinde bağdaş kurmuş, bir yandan bu şarkıyı altıncı defa başa alıyor, bir yandan da kasedin içinden çıkan kartonette neden şarkı sözlerinin yazmadığına hayıflanıyorum kendi kendime. Şarkının genel olarak ne dediği hakkında hiçbir fikrim yok, sadece tek cümleyi çıkarabiliyorum, “fool if you think it’s over, it’s just began.” Sanki yolun sonuna gelmişim, sanki unumu elemiş de eleğimi yıllar önce asmışım gibi duvara, bu cümle çok heyecanlandırıyor beni. Her şeyin daha yeni başladığını söyleyen bu çatallı ses bana o gün (ve hatta hala bugün bile) doğru düzgün tarif edemediğim bir umut veriyor. O yıllarda da zaman hala oldukça ağır ilerliyor evet, fakat artık bu dünyadaki varlığımın duvarlarını biraz daha fazla hissedebiliyorum sanki. Önümde beni bekleyen bir hayat var ve artık sabırsızca bir şeylerin bitmesini değil, henüz yeni başlıyor olmasını umut ediyorum. Şarkının verdiği his de tam o cinsten işte. Altıncı kez dinledikten sonra sola bakan oklara basıp, bir kez daha başa alıyorum şarkıyı.


O sırada henüz farkında değilim ama aslında bir sürü köprüsü var hayatın; altından bazen gürül gürül, bazen kendi sesinden bile korkan incecik sular akıyor. Yeni yeni inşa oluyor benim köprülerim o yıllarda. Ama kulaklarımı acıtan kulaklıklarım yüzünden duyamıyorum altlarından akan suyun sesini. Bugün uzaktan bakınca biraz da özlemle fark edebiliyorum sadece.

Bir sorum daha var öyleyse. Hayatınızın bazı dönemlerini sanki başka biri yaşamış da size fazlasıyla detaylı olarak anlatmış, siz de o yüzden çok iyi biliyormuşsunuz ama aslında hiç başınızdan geçmemiş gibi hatırlar mısınız? O ben miydim? dediğiniz, samanyolu gibi uzakta ve çok soluk görünen ama aslında düşündüğünüz zaman tüm hissiyatıyla orada asılı kalan zamanlar, dönemler, yıllar. Bugün geriye baktığımda üniversite yıllarım galiba öyle benim için. Hem çok ben, hem hiç tanımadığım biri gibi. O derslere kim girdi, o sınavları kim geçti, o kadar içkiyi kim içti, o yorulmayan, durulmayan, aynı anda beş yerde birden olabilen kız kimdi; ben değildim elbet. Başkasıydı sanki, bana hayatını en ince ayrıntısına kadar anlatan başka biri. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayet etmeye yeni yeni başlamış, okulu bitirirken içinde dehşet dolu bir bilinmezlik taşısa da defterlerine sürekli Chris Rea’nın söylediklerine benzer cümleler yazan, bir sürü bitiş ve bir sürü başlangıcın kesiştiği yerde duran ve nedense saçlarını kağıt makasıyla kendi kestiği için çok havalı olduğunu düşünen bambaşka bir kız.


Köprülerinin altından akan suyu ayaklarının altında hisseden ama ne yapacağını hiç bilmeyen bir kız.


Eğer paralel evrenler varsa gerçekten, hepimiz bazılarında olup bitenleri tahmin edebiliriz galiba. Örneğin benimkilerin birinde on beş yaşında bir kız tek kişilik yatağının üzerinde kamburu çıkmış bir halde oturup yeni öğrendiği bir şarkının sözlerini anlamaya çalışıyor. Ertesi günü tarih sınavı var ama o Selçuklu tarihi yerine bir şarkının sözlerini ezberlemeye çalışıyor pek bir şey anlamadan. Bir diğerinde saçları gibi tshirt’lerinin yakasını ve uzun pantolonlarının paçalarını da kendisi kesen bir kız, kolunun altında kocaman bir dosyayla hızla büyük bir amfiye giriyor; arka sıralarda oturduğunda tahtayı göremediğini bir önceki hafta çözdüğü için kendine en önlerden yer kapmak derdinde. Biraz başı ağrıyor bir önceki akşamdan ama dert etmiyor, geçer. Bir başka evrende ise üzerinde birkaç sene sonra tedavülden kalkıp yerini çirkin bir mavinin alacağı siyah önlüğüyle oturan, elini çenesine dayayıp karşısındaki kara tahtaya tebeşirle çizilmiş saatlere bakan başka bir kız var. Öğretmenin parmağının ucuyla gösterdiği saatlerin biri üçü çeyrek geçeyi, biri dörde çeyrek kalayı, biri dördü çeyrek geçeyi gösteriyor. Küçük kız ise bunları okuyabilmekle değil, dersin saat kaçta biteceği ile ilgileniyor.

Oysa dersin bitmesine daha en az dokuz saat var, o bunun henüz hiç farkında değil. Bunu ona otuz sene sonra olacağı kişi çok uzaklardan, zamanın da, köprülerin altındaki suların da çok hızlı aktığı bir dünyadan söylüyor.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page