top of page

rollercoaster’lar neden sevilir?


İki soruyla başlamak istiyorum izninizle; kendinizi genel olarak cesur mu bulursunuz yoksa korkak mı? Bir de şu östres denen şeyi herkes biliyordu da ben mi çok yeni öğrendim?

* Genele bakacak olursak, benim ilk soruya cevabım kesinlikle korkaklıktan yana. Kaderden, hayattan, ya da öyle fazla büyük olgulardan ziyade, küçük, basit, anlık hatta kısa bir süre sonra hatırlanmayacak şeyler karşısında çoğunlukla hep korkak olmuşumdur ben. Hastalanmaktan, gaf yapmaktan, yüksek binalarda pencereye yaklaşmaktan, asansörde kalmaktan, kavga eden insanların sinirinden, bir de aramızda kalsın en çok polisten, devletten, kanundan, kuraldan. Daha saymasına sayarım ama anlamışsınızdır siz beni, genel olarak öyle ortalara cengaver gibi atlayan, ona buna celallenen, her zor durum karşısında bir şey olmaz ya nolucak? diyen rahatlardan hiç olmadım. Temkin ve kontrol kendimi bildim bileli göbek adım.


Fakat diğer yandan şöyle de bir şey var. Yüksek katlarda pencereden pek aşağı bakamayışım, zevk için helikopterden atlayan insanları asla anlayamayışım, hatta uzayda geçen filmleri izlerken bile içimin çekilmesi gibi huylarım bir yana, kendime malik olduğum en küçük yaşlarımdan beri rollercoaster’lara, o seni havaya yavaş yavaş çıkarıp sonra bir anda çat diye aşağı bırakan tuhaf aletlere, ters döne döne taklalar atan trenlere çok büyük bir zaafım ve tutkum var. Aklımdaki en eski hatıra ise şu; 11 yaşındayım, ortaokulun hazırlık yazında İtalya’da okul gezisindeyiz. Bir sınıf dolusu küçücük çocuğuz ve bizi bir oyun parkına götürüyorlar. Kocaman parkın ortasında tüm ihtişamıyla dev gibi bir rollercoaster hiç durmadan bir ters bir düz taklalar ata ata, havada yuvarlaklar çize çize dönüp duruyor. Ben büyülenmiş gibiyim, gözümü de aklımı da o raylara mıh gibi yapışmış trenden alamıyorum. Bir şekilde nasıl oluyorsa cesaretimizi topluyor, birkaç kız kuyruğa giriyoruz. Ne kadar bekliyoruz hatırlamıyorum, fakat tam trene binecekken boy ölçen bir alet fark ediyorum; 1.40’ın altında kimseyi bindirmiyorlar rollercoaster’a. Eminim, ben kesin yokum o kadar. Ama binmek zorundayım o trene, bundan da eminim. Hiç hatırlamıyorum ama nasıl oluyorsa bir şekilde oradan da sıvışıyor, kendimi birkaç dakika sonra trenin sert deri koltuğunda otururken buluyorum. Henüz 11 yaşındaki bir parmak çocuğu o gün oraya oturtan şey ne, bugün hala bilmiyorum. U şeklindeki sert kemer tam göğsümün ortasına inip, çat diye yerine sabitleniyor. Sonrasında ise ben hayatımda o güne dek hissetmediğim bir heyecanı yaşamak üzere muhtemelen 1 dakikayı bile geçmeyen bir yola çıkıyorum. Trenden indiğimde içimde öyle garip, öyle güzel ve öyle yabancı bir his var ki, tek istediğim koşarak aynı kuyruğa yeniden girmek. Ne endorfin, ne adrenalin denen şeyden haberim var o zaman. Tek bildiğim bunun o güne dek hiç almadığım, bambaşka cinsten bir zevk olduğu.


Takip eden yıllar boyunca da bu merakım hep devam ediyor; nereye gitsem kendime bir lunapark, bir oyun parkı buluyor, sonra da başka hiçbir şeyle ilgilenmeden rollercoaster sırasına giriyorum. Açık havada taklalar atanından, kapalı alanlarda, hatta zifiri karanlık odalarda dönüp duran binbir çeşidine biniyor, sonra da indiğim gibi tekrar aynı kuyruğa giriyorum. (Ve bugün Amerika’larda olup da bir tek tren kovalamadıysam, sebebini tahmin edebiliyorsunuzdur.)


Geçenlerde çok alakasız bir yerde, hatta hiç de ilgimi çekmeyeceğini düşündüğüm bir yazıda çok ilginç bir bilgiyle karşılaştım. Astım hastalarının gelişimlerini araştıran Hollandalı iki psikolog, stresin hastalık üzerindeki tetikleyici etkisini de göz önünde bulundurarak bu etkiyi tersinden denemeye ve hastalara stres değil östres ( eu-stress / –eu eki yunancada iyi anlamına geliyor) yani “iyi stres” yaşatmaya karar veriyorlar. Bunu da nasıl yapıyorlar, onları rollercoaster’a bindirerek! Gerçekten de astım hastalarının rollercoaster üzerinde akciğer fonksiyonları çığlık atmaları yüzünden azalsa da, nefes darlığı hislerinin azaldığı ortaya çıkıyor. Ve bu şöyle açıklanıyor; insan başta tehlikeli bulduğu bir şeyin aslında onun için tehdit unsuru olmadığı anladığında, salgıladığı adrenaline endorfin de eşlik etmeye başlıyor ve karşısındaki durum artık bir stres değil iyi stres kaynağına dönüşüyor. Bu his de insandaki yaşama zevki, iyi hissetme hali, canlılık ve tatmin duygusunu yükseltiyor. Bunu kimi insan rollercoaster’larda taklalar atarak, kimi helikopterden atlayarak, kimi herkesin heyecandan öldüğü iş görüşmelerinden anlamsız bir zevk alarak, kimi de korku filmlerine müptela olarak yaşıyor. Sadece bunlar da değil elbet, birinin hayatında stresle eşdeğer olup ona gününü zehir edebilen her şey başka birine iyi stres olarak geri dönüp onu hayata daha çok bağlayabiliyor. Neredeyse her şey.


Biraz okuyup araştırınca da işte, konu tam olarak buna varıyor; karşımıza çıkan çoğu stres yaratabilecek faktör, bizim onu nasıl algıladığımıza göre şekil değiştiriyor. Çoğunlukla olan değil, ona bakanın bakış açısı baştan yaratıyor durumu. Ve bu klişe bir new age söyleminden ziyade, psikolojide var olan bir durum olarak anlatılıyor. Bir iş görüşmesini halledebileceğine inanan kişi, başkalarının yaşadığı stresin başına bir ö koyuveriyor ve onu bir tehdit unsuru olmaktan çıkarıp bir meydan okumaya dönüştürüyor. Motivasyonu da, kendine inancı da, salgıladığı hormonlar da, sanki o bir tanecik, küçücük harfle yeniden şekilleniyor.


Üzerine sayfalarca makaleler yazılmış bir psikoloji terimini kendi 11 yaşındaki rollercoaster maceramla bağlamak ne kadar doğru oldu, bilmiyorum. Ama bu yazıyı okuyup da kendi ilk heyecanımı hatırladığımda, aslında hayatta çok fazla şeyin hem çok iç içe, hem çok basit, hem de çok insani olduğunu düşündüm.

Evet hayatta canımıza kast edebilecek çok büyük tehditler, ormanda kalsak bizi dakikalar içinde avlayacak aslanlar, karşısında biçare ve ufacık kalacağımız doğal afetler de var hayatta. Ama bir yandan da hatırlamamız lazım ki bazı korkular üzerine gittiğimizde aslında mentollü şeker gibi nefesimizi açıyor. Bazı tehditler gözlerinin içine baktığımız an mutlaka galip çıkacağımız bir meydan okumaya dönüşüyor. Bazı zorlu iş görüşmeleri, bazı kalp çarptıran ilk buluşmalar, bazı sıkıcı sınavlar ve bazı hep kaçtığımız konuşmalar ise onlara dümdüz buradan değil de, hafif şuradan baksak anında renk değiştiriyor.


Peki bütün bunları anlamak için aynı rollercoaster kuyruğuna beş kere girmeye değer mi? Bana sorarsanız evet, çünkü en zevkli turlar o önündeki sağlam kemere iyice güvenmeye başladıktan sonra oluyor.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page