top of page

Şimdiyi Şimdide Sevmek


Birkaç gün önce Armağan Çağlayan'ın Deniz Arcak ile söyleşisini izledim Youtube'da, belki rastlayanlarınız olmuştur. Bir noktada Deniz Arcak şöyle diyor; ben şimdi'yi çok seviyorum, beş dakika öncesine bile dönmek istemem.

Nedense o an bu cümleyi not almak istedim; unutmamam lazımmış, hatta ara ara açıp okusam faydası olacakmış gibi. Çok net, kendinden çok emin. Safsataya, kuru gürültüye, içi boş romantizme mahal vermeden, kendi halinde ve gayet sakin.

Şimdi'yi sevmek.

Güzel bir tarif olduğu kadar bence yapabildin mi büyük de maharet. İlerinin hayaline tutulmadan, gerinin hülyasına kapılmadan, olduğu gibi, olduğu kadar, olanın olduğu hal her nasılsa onu öyle kabul etmek. Bir nevi 90'lı yılların içi fena halde boşaltılmış cümlesi carpe diem. Ama diyorum ya, ister türkçe söylensin ister latince, benim gibiler için arkaya bakmadan sadece ileri yürümek, geçimişe iç çekmeden safi şimdiyi sevmek her dilde büyük meziyet.

Fakat aslında sadece o da değil.

Size de oluyor mu bilmem. Ben bazen kendimi ta nerelerden, geçmişin en olmadık ücra köşelerinden, içinden geçerken aslında hiçbir şey ifade etmeyeceğini düşündüğüm anlarından topluyor, sonra da allah aşkına senin orada ne işin var! deyip ensesinden tutup eve getiriyorum.

Ama nereler, nereler.

Mesela geçenlerde aniden gözümün önüne gelene bakın. Bundan birkaç sene öncesi, hava buz, Aralık ayı. İşten erken çıkıp Euroflora'ya uğramış, bir dolu yılbaşı süsü alıp eve gelmişim. Salonun orta yerinde tozlu mu tozlu naylon torbalar. ( Euroflora'yı bilen bilir, nedense torbaları hep çok tozludur.) Eve girdiğim gibi açtığım televizyondan her zamanki gibi pek de harika olmayan bir gündüz kuşağı programının kuru gürültüsü yayılıyor etrafa. Ben bir yandan ılık bir çay içiyor, bir yandan tozlu torbalardan çıkardığım süslerle salonun köşesindeki yılbaşı ağacını süslüyor, bir yandan ayağıma dolanan kediyi seviyor, bir yandan da göz ucuyla televizyondaki saçma programı izliyorum. Dışarının grisi, evin sarı ışığında kayboluyor. Ayağımdaki yün çorap iyi hoş, çok da sıcak ama bileklerimi çok kaşındırıyor.

Hepsi bu. Bu kadar.

Neden ki? Bunda ne var ki?

Hiçbir şey. Ve galiba tam da bu hiçbir şeylik lezzetli olan.

Bu basitlik, uçuculuk ve hiçbir yere bağlanamayacak herhangilik.

İleri yürürken gözü illaki arkaya takılanların saklandığı sandıklar belki de çoğunlukla bu basit anlar. Fotoğrafı çekilmeyen, bahsi geçmeyen, kaydı tutulmayan, tarihi hatırlanmayan küçük zamanlar.

Evet, şimdiyi sevmek büyük maharet. Daha büyüğü ise şimdiyi tam da şimdiyken sevmek. Tozdan hapşırtan naylon torbaları, ayağıı kaşındıran yün çorabı, tam kaynamadan içtiğin için fazla hızlı biten çayı ve hatta o sırada aklından geçen ne kadar endişe, bugün hiçbirini hatırlamadığın dert tasa varsa hepsini o anda, taptaze bir şimdiyken, yıllar sonrasının bir anısı olmadan sevebilmek.

Anılaşmadan, an iken. Belki başta ufak ufak.

Her anın hızla anı olacağını hatırlayıp anıyı değil, anı kollayarak.

***

Yeni yıla bir not olarak kendime hatırlatmak istediklerimden biri de buydu. Sizin de varsa bir oltanın ucuna takıp bugünden birkaç hafta sonrasına fırlatmak istedikleriniz, yazın bana, buradan paylaşayım, hepimizin denizine güzel fikir balıkları düşsün.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page