sevilmek, derin mevzu.
Sevmek iyi hoş elbet, sevmeden olmaz, yaşanmaz. Fakat bir de diğer yanı var işin, sevilmek nerede durur bu denklemde? Neden mesela insan sevmeyi bu kadar öncelik yaparken ne kadar sevildiğini pek konuşmaz, konuşamaz?

Acaba ayıp mı gelir, ya da belki daha fenası, acaba duyacağı cevaplardan mı çekinir? Son bir haftadır sanırım, biraz bu konuya takığım. Öyle çok büyük bir şeyler olduğundan veya elbette yakın çevremin beni sevilmiyormuşum gibi hissettirdiğinden değil. Daha ziyade sanki bir tür aydınlanma geldi bana, yeni bir pencere açılıverdi aklımda bir yerlerde. Belki de başka bir çok konuda olduğu gibi doğum ve bebek bakma süreci tuttu getirdi beni buraya. Ha bir de bir kenara atıp üzerine düşünmeyi pek de önemsemediğim bir takım sözler, farklı zamanlarda olup biten irili ufaklı bazı şeyler. Aslında her şey şöyle başladı.
Geçen hafta İnstagram’da takip ettiğim birinin doğumgünü fotoğraflarına rastladım. Bazen İnstagram bütün kötülüklerin anası oluyor ya malum, sanırım bana da o tarafı denk geliverdi. Binlerce küçük noktaya dönüşmüş bir storyler silsilesindeki tüm fotoğraflara üşenmeyip tek tek baktım. Kocaman bir kutlama, kocaman bir kalabalık, kocaman kocaman sevgi sözcükleri, kocaman gülümsemeler, kocaman ama ne kocaman bir mutluluk. Bakarken bakarken, galiba İnstagram’ın o karanlık yanının tam da isteyeceği şekilde hissederken buldum kendimi, ya acaba ben de bu kadar seviliyor muyum?
Yine söyleyeyim, ne ailemin ne eşimin ne de yakın dostlarımın sevgisinden şüphe ederek düşündüm bunu. Belki anlarsınız, biraz daha başka, biraz daha geniş bir histi; bu kadar büyük sevgi sözcüklerinin onlarca kişi tarafından dağlara taşlara yazmalı bir sevilme hali, bir şekilde çok uzak göründü gözüme o an. Sonra unuttum gitti o fotoğrafları…Zannettim.
Ama unutamamışım meğer. Günler boyunca aklımın içinde döndü durdu bir sürü şey; çok da takılmadığımı sandığım cümleler, içinde kendimi hatırladığım sahneler, arkadaş ortamlarında hakkımda bahsedilenler. Daha önce size de anlattığım o merdümgiriz, pek de insan sevmeyen tarafım çok mu gösteriyor kendini acaba dedim mesela, çok mu buzdolabı gibiyim acaba yeni tanıdığım insanlara karşı? Belki o yüzdendir bazen karşılık olarak bir sıcaklık görememem. Sonra kardeşimin bana hep antipatik demesini düşündüm, ailenin her zaman en bir şey beğenmeyeni, en her şeye bir kulp bulanı olduğumu. Sonra başka bir arkadaşımın hep söylediği başka bir şey geldi aklıma, “Ege’nin en çok kullandığı cümle nedir? Hiç sevmem!”
Kocaman bir kartopu olup langır lungur yuvarlanmaya başladı hepsi aklımın içinde. Tuhaf olan şu ki ne pişmanlık, ne kaygı ne üzüntüyle. Bir film gibi izledim, dinledim, düşündüm aklımdan geçen her şeyi. Yetmedi anneme ve Emre’ye de çat diye soruverdim bir gün durup dururken; sizce ben sevilmeyen biri miyim? Büyümek, olgunlaşmak biraz da böyle anlarda saklı galiba. Zor soruları alacağın cevabın sertliğinden bağımsız olarak sanki çok basitmiş gibi sormalarda. *** Uzun lafın kısası, 40 yaşıma pek de bir şey kalmamışken, kendimi kendime belki de en cesaret isteyen soruyu sorarken, inatla cevabını ararken, bir şekilde duyacaklarımdan korkmazken ve hatta bu saatten sonra neyse ne! derken buldum bu hafta. Dön dolaş, inanın bilmiyorum sorunun cevabını hala. Fakat bugün içimde tüm bunları düşünmenin, konuşabilmenin, enine boyuna ölçüp tartmanın ve yolun sonunda olduğum gibi olmanın rahatlığı var. Evet kabul, biraz uzak, biraz mesafeliyim. Hiçbir şeyi kolay beğenemiyorum, ne kadar uğraşsam da yine bir yerlerimde çok seçiciyim. Antipatik miyim, belki. Suratsız mıyım, bazen. Ama mal bu mu, valla maalesef bu. Bugüne kadar eğip büküp büyüttüğüm, deneye yanıla çözdüğüm, sevmek, anlamak ve kabul etmek için uğraştığım türlü huylarına alıştığım ve artık neredeyse iyi kötü her yönüyle barıştığım ben, işte bu. Bazen çukurlara düşse, sorulara yenilse de, yeni tanıştığı insanlara yalandan gülümseyemeyip bazen fazladan bir cümle edemese de, kendi kutusunun içinde yaşamaktan gayet memnun olan ben, valla yapacak bir şey yok, bu kadar, bu.
Kocaman pastaların kesildiği kocaman gülüşlü pek pürüzsüz doğumgünlerine uzaktan bakıp kendi kendine acabalar yaratırken, bir yandan da kendi dikenli varoluşunun kıymetini kimselere harcatmamayı da bilen ben; eninde sonunda bu.
Sevmek güzel, sevilmek şahane, hepsini kabul ise koca bir pakt kendinle imzaladığın. Bir kere oraya vardın mı, aldın mı eline kalemi artık tamamdır, en büyük ödülü sen kazandın.




Yorumlar