vicdan azapları ya da büyük mutluluklar.
- Ege Soley
- 1 Ağu 2021
- 4 dakikada okunur
Bilenler bilir, açık sözlülükle de söylerim, pek öyle çocuk seven insanlardan değilimdir ben. Babam mesela, restoranda yan masadaki çocuğa kaş göz yapar, bir bakmışsınız çocuk bırakmış kendi masasını gelmiş bizim yanımızda yemek yiyor, babamla derin muhabbette. Annem de öyledir keza, yolda gördüğü çocuklara gözü takılır, etrafımızdaki herkesin çocuğuna torununa bayılır. Benim için ise, çocuk çocuktur işte. İçimden durup dururken ne oynamak, ne mıncıklamak, ne herhangi bir ilgi göstermek gelir. Yalan değil, gerekmedikçe pek iletişim kurmayı da sevmem tanımadığım çocuklarla, bir şekilde uzak hissederim kendimi. Fakat diğer yandan ezelden beri hep aynı şeyi söylerim, kendi çocuğum olsun biliyorum, her şeyden çok severim. Sadece kotam sınırlı benim.

Bir süredir acaba bu konularla ilgili fikirlerimi, hislerimi, genel gidişatımı yazsam mı diye düşünüp sonra vazgeçiyorum. Ya da anne olduktan sonra yazar mıyım, ne kadar yazabilirim, çekinir miyim yoksa bütün ömrüm boyunca bunu beklemiş gibi hisseder miyim hiçbir fikrim yok. Şu anda önümde, aslında oldukça yaklaşmış da olsam, kendini hala fazlasıyla uzak hissettiren bir kapı duruyor. Her şeyin kitabını almaya, teorisini ezberleme, dersini çalışmaya, altını çize çize ezberlemeye bayılan ben, sadece tek bir hamilelik kitabı aldım bugüne kadar; o da bu yoldan geçmiş herkesin tahmin edebileceği gibi bu işin kutsal kitabı satılan, 9 ayı en ince detayına kadar anlatan o malum çok kalın kitap. Ondan sonra elim ne yeni bir kitap almaya gitti, ne hamile pilatesine yazılasım geldi, ne nefes çalışmasına, ne bu aralar her yerde gördüğüm doula konularını araştırmaya. Neydiysem, nasıldıysam, olduğum kadarımla devam ettim. İnanın sebebini ben de bilmiyorum. Bir şekilde normal hayatıma fazlasıyla adapte ettim durumu, nasıl olduğumu soranlara altı yedi ay öncesinden hiçbir farkımın olmadığını, hatta ara ara bazı durumlarda hamile olduğumu unuttuğumu bile söyledim. Gerçekten de böyle ve farkındayım ki bu büyük bir şükür sebebi elbette.
Kendimi kötü hissediyor muyum yapmadıklarım için? Yogaya ya da anne gruplarına yazılmadığım, instagramda önüme düşen türlü eğitimlere heves etmediğim ya da arada bir gayet sağlıksız şeyler yediğim için? Yalan değil, bazen evet. İlk üç ayı tamamladığım ve doktor kontrolünden çıkıp da her şeyin yolunda olduğunu öğrendiğimiz günün akşamı bir arkadaşımızla yemekteydik. O da yeni doğurmuş, emziriyordu bebeğini. Bir laf arasında bana aman sakın kahve içme! deyiverdi, onun o küçük kalbi güm güm, hızlı hızlı atar sonra, yazık! Sonrasında kahve içtim mi, içtim tabi ki. Ne doktorum, ne danıştığım kişiler bir tek kahveyle güm güm atmaya başlayan bir kalpten söz etmedi çünkü bana. Ama bakın, bugün hala hatırlıyorum o cümleyi ve o güm güm atan kalp olasılığını. Geldi oturdu bir şey içime sonra da çöreklendi kaldı. Sabahki çayı koyu mu içmiştim, dün çok mu tatlı yemişim, e ben bugün hiç yürümemişim? Sürekli bir kontrol ve ekseriyetle de kendi kendine mahçup olma hissi.
Annem annelik için bitmeyen bir vicdan azabı der. Benim şimdilik vicdan azaplarım da içtiğim kahvelerden, yediğim tatlılardan ve yaptığım tembelliklerden müteşekkil belki de. Ama belli ki zaman geçtikçe yaptıkları da, yapmadıkları da insanın üzerine ağır bir battaniye gibi serilmeye başlıyor. Ne kadar ilgili ya da mükemmel bir anne olduğun, çocuğun için kaç dadı ya da kaç özel öğretmen tuttuğun, onu ne kadar güzel yedirip giydirdiğin bir kenara, ekstrem örnekleri bir kenara bırakırsak, belki de hiçbir zaman yetmiyor insanın yaptıkları. Önce hamilelikteki -çoğu- yersiz panikler, ardından doğum denen o hem fazla net hem de çok tarifsiz durum insanı sersem ediyor. Bir şey olur da birinin bir yerinde tökezlerse insan, beklemediği, çalışmadığı bir soruyla karşılaşırsa hemen bir ilmek daha atılıyor o pişmanlıklar battaniyesine.
Bir yandan da şu var elbet. Özellikle doğumdan sonraki sürecin ağır fiziki yükü bir kenara, insanın ruhunun üzerindeki etkilerini düşünmek bile bazen çok kaygılandırıyor beni, yalan yok. Önceki aylar boyunca kocaman denizleri ortadan ikiye yaran Musa’nın gücüne sahip olan bir kadın, bir anda talihsizce topuğundan vuruluveren Aşil’e dönüşüyor. Hormonların yüküne bir de aylar ve yıllar boyunca öğrenilmiş ezberler, olmalılar, olmamalılar ve gereğinden fazlasını konuşan insanlar eklenince, o tazecik anne hayatının belki de aynı anda hem en güçlü hem en zayıf hem en saldırgan hem de en kırılgan halinin ortasında buluveriyor kendini. O gün, orada sadece bir bebeğin değil, yepyeni bir kadının ve annenin de doğduğu, onun da aslında dünyaya getirdiği canlı kadar bilinmezlerle dolu bir hayata adım attığı unutuluyor. Minicik yatağında kapalı yumrukları ve buruşuk suratıyla yatan pırıl pırıl bebekten gözümüzü alamıyor, ah deyip duruyoruz, ne tatlı maşallah. Dünyanın en taze çiçekleriyle dolu, mis kokulu bir bahçe gibi geliyor hepimize o bebeğin yatağı. Diğer yandan onun hemen yanında ise sadece bir kadın değil, zaferle ayrılınmış da olsa tozu dumana karışmış bir meydan muharebesi, şikayetsizce, hatta büyük bir mutlulukla yatıyor.
Aklımdan geçenler karışık. O kapının kulbunu tutup aşağı indirmeye hala oldukça uzak hissediyorum kendimi. Tabi ki dileklerim, dualarım var ama hayatın ne getireceğini de elbette hiç kestiremiyorum. Teoride zehir gibi olmayı pek zorlamıyor, -şarkıda da söylediği gibi- pratikte de gerekirse sallanmayı ve hayatımda ilk kez sonuna kadar içgüdüsel davranmayı önemsiyorum. Hem heyecanlanıyorum, hem çok korkuyorum. Bebeğin sağlığı bir kenara, kendi sağlığımı bile daha önce bu kadar düşündüğümü hiç hatırlamıyorum. Ama bunu söyledikten sonra da gidip o patates kızartmalarını yiyorum ya, o zaman da üzerimde malum vicdan battaniyesinin sevimsiz ağırlığını hissediyorum.
Çocuğunun olması alnında dövmeyle gezmek gibi bir şey demişti bir keresinde bir arkadaşım. Doğru bir açıdan. Alnından hiç silinmeyecek bir dövme, gömlek cebine akmış ve asla çıkmayacak bir mürekkep lekesi, ya da kırk yıldır tanıdığın parmaklarına yeni bir parmak izi. Ama o bahsettiğim içgüdüsellik var ya, bir şekilde rahatlatıyor beni. Ne zaman uykularım kaçsa panikten, korkacak bir şey yok diyor, bir şekilde hallederiz hepsini.
Hallederiz değil mi?
*Görsel: An Egyptian Fellah Woman with her Baby (1872) Elisabeth Jerichau Baumann




Yorumlar