ya olursa, ya olmazsa.
- Ege Soley
- 26 Tem 2022
- 2 dakikada okunur
Biliyorsunuz, bu aralar bazen gücüm bu mektupları yazmaya yetmiyor. Sadece gücüm de de değil aslında, aynı zamanda vaktim ve aklım ve hatta bedenim de. Söz vermiş de tutmamış gibi, bu yüzden de aslında çok kötü hissediyorum her defasında. Ama işte hem bir yandan anladığınızı hissediyorum, hem de bir nevi “bomboş otursam da hiç boş durmadığımı”.

Bu mektubu size kaygılarımızı konuştuğumuz sohbetin hemen üstüne, sıcağı sıcağına yazmak istedim. Olabildiğince farklı görünebildiğimiz, çalışabildiğimiz, konuşabildiğimiz hayatlarımız bir yana, bir başka taraftan bakınca da aslında ne kadar birbirimize benzediğimizi size bir pazartesi günü yeniden hatırlatmak istedim. Hatta aslında sadece kendi sözlerimle değil, konuşurken ara ara sizin söylediklerinizden aldığım notlarla, sizin cümlelerinizle anlatmak istedim.
Dert edindiklerimiz, endişe ettiklerimiz, ya olursa‘larımız, ya olmazsa‘larımız yolun sonunda hep aynı. Hayatı yürürken bir yandan da anne olmaya, bekar olmaya, mühendis olmaya, sanatçı olmaya, ayakta durmaya, hayatta kalmaya çalışıyoruz. İşimizde ne kadar iyi olduğumuzun bir önemi olmuyor çoğu zaman; erkek egemen alanlarda illa ki tekrar tekrar teyit ediliyor, kendimizi bir takım takım elbiselere üç kere daha kanıtlamak zorunda kalıyoruz.
Onaylanmak, kabul görmek istiyor fakat hata yapmayı kendimize zinhar hak görmüyoruz. Bir günümüzün bir günümüzü tutmadığını söylüyorlar bazen, çok lazımmış gibi buna bile kötü hissediyoruz. Sanki mecburmuşuz gibi, sanki önümüzdeki kağıda hep aynı hikayeyi yazmamız şartmış gibi. İnsan olduğumuzu, çok hassas terazilerde oturduğumuzu, bir günün yükünün bir diğerini elbette tutmayacağını unutuyor, yüklenebileceğimizden fazla ağırlığı yine kendi kefemize dolduruyoruz.
Aslında sadece kabul etmemiz gerekiyor. Hayat böyle demek gerekiyor. Ya olursa‘ları, o zaman ne yaparım‘ları biraz sessizleştirmek, çekilmeyecek filmlere boşu boşuna senaryolar yazmamamız gerekiyor. Çok mu konuşuyor aklımız, yardım istemek gerekiyor. Hiç mi konuşmuyor ağzımız, kabul etmek gerekiyor. Bir de ucundan da olsa anlamaya calışmak gerekiyor. Yaşadıklarını anlamlandırmak, adlandırmak, onunla tanışmak, savaşmak yerine barışmak gerekiyor.
Hepimiz hayatı yürürken bir yandan da anne olmaya, bekar olmaya, mühendis olmaya, sanatçı olmaya, ayakta durmaya, hayatta kalmaya çalışıyoruz. Pek kolay görünüyor dışarıdan, ama içeride dönen dişlilerin gürültüsünü bir tek biz duyuyoruz. Parmağımızda nişan yüzüklerimiz, ofis masamızda çiçeklerimiz parıldıyor zaman zaman. Başkası aldı sanıyorlar, kibarca gülümsüyoruz. Oysa öyle zorlu bir mücadele ki bu verdiğimiz, o ışıltıların bu kahverengi savaş alanında kendi kendimize taktığımız birer zırh, birer miğfer olduğunu sadece kendimiz biliyoruz.




Yorumlar