yalnızlık, mı?
- Ege Soley
- 5 Ağu 2022
- 2 dakikada okunur
Spencer’ı izlediniz mi? Kalın taş duvarların arasında, yüksek tavanların altında geçen, boğuk, basıcı ve sonu bilindik bir hikaye. Sonu bilindik, çünkü öznesi sizce son yılların en yalnız kadını kimdi? diye sorsalar, on kişiden belki dokuzunun aklına gelebilecek, çok malum bir isim. Prenses Diana. Öyle bir yalnızlık ki bahsettiğimiz, filmin başrolü Diana’ysa, yardımcı oyuncular da onun çaresiz yalnızlığı ve yapayalnız çaresizliği. Harika bir film mi, bence değil. Ara ara pencereyi açıp nefes alma ihtiyacı uyandırıyor mu, kesinlikle. İnsanoğlunun yalnızlığı acınası bir şey mi, hem de nasıl.

Filmi izlerken de hep bunu düşündüm. Nerede ve kim olduğundan bağımsız olarak, yalnızlık insanın yakasına, paçasına bir leke gibi bulaşıyor bazen. Ne kadar zengin, popüler ya da sevilen biri olduğun nasıl önemsizse, çevrendeki kalabalık ya da her gün onunla bununla ettiğin sohbetlerin sayısı da buna etki etmiyor. Sonra zamanla içi ufak ufak, sanki yuvarlak bir dondurma kaşığıyla oyulmaya başlıyor insanın. Fena manada demiyorum bunu, hemen öyle anlaşılmasın. Seveni, alışanı, rahat edeni, bırakamayanı da çok oluyor bunu. O boşluğun rahatlığını içinde tam da bir dondurma ferahlığı gibi hissedip, onunla ömür geçirenlerimiz, aman yanaşmasınlar, aman bulaşmasınlar diyenlerimiz, azla, sessizlikle, yoksunlukla memnun olanlarımız yok mu, tabi ki var, hem de çok.
Fakat istemeden, talep etmeden ya da beklenmedik bir zamanda başlarsa o dondurma kaşığı insanın içini oymaya, o işte rahatsız edici bir uyuşukluk da getiriyor beraberinde. Bazen insan hayır diyecek gücü bulamıyor kendinde, bazen de nedense önemsemiyor. Geçer diyor. Bazen, evet geçiyor. Ama bazen de öyle güzel uyuşturuyor ki o yalnızlık, ayrıklık ve uzaklık hali, istese de başa saramıyor kasedi. O saatten sonra neyse o oluyor, neyse diyor insan, neyse o.
Tüm bunlar bir yana, birkaç haftadır çok benzer şeyleri annelikle ilgili düşünüyorum aslında. En azından bu ilk günlerinde, her şeyin yeni, her şeyin taze ve her şeyin görece daha zor olduğu zamanlarında anne olmanın ne kadar yalnız bir iş olduğunu. Geceleri ortasına uyandığı her karanlıkta, bebeğini emzirdiği her anda, duyduğu, hissettiği, düşündüğü her endişede, korkuda ve sevgide çok yalnız insan. Çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun, yanında istediği kadar eşi dostu dursun, ne yaparsa yapsın yine de yalnız. Göğsünde taşıdığı bebekle birlikte yarattığı ve yuva gibi içine yerleştiği görünmez bir kozanın içinde, çok uzun bir süre boyunca bazen maalesef, bazen iyi ki, bazen fiziken, bazen ruhen, bazen de mecburen yalnız. Sonra elbet gevşiyor kozanın ipleri, sonra elbet burnunu dışarı çıkarıyor anne, sonra elbet başka bir dünyanın da mümkün olduğunu fark ediyor bebek. Sonra elbet dönüyor hayat eski haline.
Ama yalnızlık da böyle bir şey işte. Bazen kalın taş duvarların arasında, yüksek tavanların altında yaşayan bir prensesin içini oyan soğuk, metal bir dondurma kaşığı. Bazen de insanın kendini bile isteye içine yerleştirdiği bir ipek böceği kozası. Hepsi başka türlü yolun sonunda ama aslında hepsi birbirinin aynısı.




Yorumlar