yeni bir yola çıkan kişi.
- Ege Soley
- 1 Tem 2021
- 3 dakikada okunur
Geçen mektubu ‘bakalım haftaya nereden görüşmek üzere’ diye bitirmiştim. Öyleyse madem yeni mektuba başladık, anlık konum paylaşmanın tam zamanı. Size bu satırları Houston Rice University’nin kütüphanesinden yazıyorum. Ve her şeyden önce şunu söylemem lazım ki, şu hafif rutubet, hafif kitap kokulu büyük üniversite kütüphanelerini ne kadar özlemişim anlatamam! Kapıdan içeri girdiğimden beri ay bu koku, bu koku diye anlamsızca söylenip duruyorum kendi kendime. Aslında rutubet, kitap filan diyorum ama o da tam tarif etmiyor havadaki kokuyu. İçerideki sessizliğin, açılıp kapanan ağır ciltli kitapların, oturmaktan sırtı ağrımış birinin yerinde doğruluşunun, klavyelere çıt çıt çarpan parmakların bile bir kokusu var da sanki onlar da karışıyormuş gibi havaya. Diğer yandan yağmurlu bir pazar günü yemyeşil kampüslü bir amerikan üniversitesinde böyle vakit geçirmek uzun zamandır aç kalmış bir yerlerimi doyuruyormuş gibi hissettirdi bana.

Uzun lafın kısası, doğal habitatına geri dönmüşlüğün verdiğine benzer bir rahatlamayla yazıyorum size bunları.
Houston’a geleli dört gün oldu. Beni tanıyanlar bilir, dünyanın neresine koysalar yaşarım demekten pek çekinmem. Veya hadi çok büyük konuşmayayım ama, biraz medeniyetin olduğu bir yerlerde illa ki yolumu bulur, aç kalmaz, iyi kötü ayakta kalabilirim. O yüzden başından beri (aslında sadece üç aylığına da gelmiş olsak) buralara adapte olmak ya da hızlıca uyum sağlamak gibi dertlerimin olmayacağından, en fazla biraz jet-lag olup onu da en kötü iki gecede atlatacağımdan emindim. Fakat ilginç bir şekilde, dün akşama kadar ne uykularım ne de aklımın içi tam olarak yerine oturabildi. Hormonlardan mıdır bilmiyorum ama kedileri arkamda bırakmanın bana bu kadar koyacağını hiç tahmin etmiyordum başlarda. İstanbul’daki son günlerde anladım içten içe kolay olmayacağını, buraya gelince de iyice kendini belli etti zaten. Önce vardığımız ilk gece hem uykusuz geçen yolculuğun, yorgunluğun, tonla bilinmezliğin, hem de hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir sokağında, hiç bilmediğim bir evin yatağında yatma hissinin birbirine karışmasıyla yerimde dönüp dönüp uyuyamayınca çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladım. Gerilenler böyle gevşer bende genelde. Sonraki geceler de hep uykusuz geçti, gündüzleri ise sürekli çocuğunu takip eden kontrol delisi anneler gibi habire evin güvenlik kamerasından salona bakıp dümdüz uyuyan kedileri dikizledim (hala da ara ara bakıyorum yalan yok), hiç durmadan saati 9 saat ileri hesaplayıp akşam olsun da uyusunlar, sıkılmasınlar diye düşünüp durdum. Bugün ilk kez biraz daha rahatım, gerçi bu da nasıl oldu tam bilmiyorum. Galiba varoluşumu bir şekilde okyanus ötesinden buraya almayı biraz daha tamamlayabildim. Hep böyle kalmayacağımın farkındayım elbet, hatta paragrafın başındaki cümlemin de arkasındayım. Ama belki yaştan, belki hormonlardan, belki heyecandan veya farkında olmadığım ama içimde gezinen bir sürü farklı his yüzünden kendi tepkilerimi bile tam olarak tanımlayamaz halde gezindim şu birkaç gün.
Ama şunu çok iyi biliyorum artık, böyle durumlarda insanın kendine biraz daha şefkat ve anlayış göstermesi gerekiyor. Eskiden olsa kendime çok kızardım eminim; böyle olmayı yakıştıramazdım bir kere, başkalarına söylemeye çekinir, kendi kendime çözmeye, halletmeye, hiçbir şey olmuyorsa da en azından çaktırmamaya çalışırdım. Zamanla nasıl olduysa çok değişti bu huylarım. Artık kendimde zayıflık olarak gördüğüm şeyleri daha rahat paylaşmaktan yanayım. Zorlanıyorsam tamam, zorlanıyorum. Üzülüyorsam, söylüyorum. Bir yükü tek başıma kaldıramayacağımı hissedersem sadece dışarıya iyi görünmek için belimi çıkarana kadar onu yerinden oynatmaya çalışmıyorum. Enim, boyum, kaldırabileceklerim belli. Bazen bunları unuttuğum, kendime yüklendiğim olmuyor mu, tabi oluyor. Ama sonra geri geliyorum kendime, canın sağolsun boşver diyorum neyse ne.
Şimdi şöyle bir göz gezdirdim de, yazdıklarım bir mektuptan öte küçük bir iç döküş gibi olmuş sanki. Ama mektup arkadaşlığı ya da eski zamanlardan kalan deyimiyle pen friend olmak biraz da böyle bir şey değil mi? Mektuplar artık inbox’larda açılıyor olsa da, pen friend dediğimiz şey de artık içinde pek pen barındırmasa da, duyguları paylaşmak işin zaten en güzel, en olmazsa olmaz yanı sanki.
Bir çok farklı durum için tahmin edemeyeceğimiz güzellikle şeyler söylemiş olan Oruç Aruoba şöyle demişti Yürüme kitabında:
Yeni bir yola çıkan kişi, yolun nasıl bir olanak olduğunu anlar — ama ancak yola çıktıktan sonra. Yola çıkan kişi, yolun getirdiklerini sonuna dek kabullenmek zorundadır.
Bir yeri toptan terkedip yeni bir yola çıkan kişi, terkettiği yerdeki her şeyi –herkesi– mutlak bir biçimde terketmemiş; çıktığı yolda rastlayacağı her şeyi –herkesi– de, mutlak bir biçimde kabullenmiş olmalıdır, sağlam yürümenin ilk koşuludur bu.
Bunca doğru sözün üzerine ne demek gerekir bilmiyorum. Herhangi bir yeri terk etmemiş olsam da, hamileliğin daha ziyade ruhsal ve manevi yönden, buraya gelişimizin de oldukça fiziksel açıdan yeni yollar açtığı ve açacağı doğru. O yüzden ben, bu yağmurlu ve yeşillikli günden hepimize çıkacağımız yollara güvenmeyi, yorulduğumuzda durmayı, koşmadan da ilerlenebileceğini hatırlamayı ve karşımıza ne çıkarsa çıksın, hepsinin hayrımıza olmasını diliyorum.
Bir de ufak not, bana yazdığınız tüm cevaplar için gerçekten çok çok teşekkür ederim, birbirimize temas etmenin harika bir yolu oluyor bu benim için!
Gelecek hafta bakalım hangi yeni haberler, heyecanlar ve fikirlerle görüşmek üzere!




Yorumlar