yeni yıla bir miras dileği.
- Ege Soley
- 1 Eki 2021
- 4 dakikada okunur
Çocukluğuma dair çok fazla şey hatırlıyorum. Muhtemelen bazılarını çok güzel oldukları, bazılarını da fazlasıyla travmatik oldukları için. Sizin de böyledir belki; zihin bazı şeyleri hemen orada silip üzerini kapatmayı, bazılarını da fazla sıradan olduğu için unutmayı seçtiği gibi, bazı şeyleri de gelecek günlerde hatırlayınca iyi hissettirsin ya da tam tersi ders namına bir köşede kalsın diye unutmamayı seçiyor bence. Şanslı bir çocuktum ben, büyük bahçeli bir evde büyüdüm. Hatta o büyük bahçenin yetmediği zamanlarda kimseye çaktırmadan arka kapıdan sokağa sıvıştım, yan sokağımızdaki balıkçının üç kızıyla bin türlü oyun oynadım, sırf çok susadım diye birkaç dakikalığına eve dönüp annemin arkamdan Ege çok uzaklara gitme! deyişine cevap vermeye tenezzül bile etmeden kendimi yine sokaklara attım. Yıllar boyunca yazlarımı hep böyle, bazen yeni arkadaşlarla, bazen bildik çocuklarla, bazen kendi kendime, küçücük bir arka sokakta, ama dünyanın bütün özgürlüğünü omuzlarımda taşıyormuşum gibi bir hisle geçirdim. Her günüm birbirine benzerdi, yaşadığım her şey benim için çok normaldi. Hem zaten geçen yaz da böyle geçmiş, gelecek yaz da buna benzeyecekken, bunun neresi heyecanlıydı ki?

Saat akşamüstünü biraz geçtikten sonra hava kararmaya başlar, biz de yavaş yavaş evlerimizin yolunu tutardık; haytalık edenimiz, biraz daha sokakta sürtmek isteyenimiz de yoktu belli ki aramızda. Zaten neden olsundu ki? Aynı sokak, aynı arkadaşlar, aynı bisiklet ve toplar yarın da orada olacaktı. Ben toz ve ter içinde, arka bahçe kapısının altındaki aralıktan yerde sürünerek bizim bahçeye geçerdim. Yemek vaktine çok az kalmış olurdu hep. Saatim yoktu ama günün o zamanını çok iyi bilirdim; belki yeni yeni çökmeye başlayan karanlıktan, belki ayaklarımın yorgunluğundan. İşte tam o saatte, dedem de işten dönmüş, bahçeye çıkmış olurdu. Benim günler önce üzerine tebeşirle seksek çizdiğim kırmızı taşlı zemindeki masaya oturmuş, o zamanların pek tanıdık kahverengi ve şişman şişesinden kalın camlı bir bardağa birasını dökerken, beni gözünün ucuyla görür ve hep aynı şeyi söylerdi; Ege hadi git de şu arkadan iki salatalık kopar gel. Ben henüz köşeyi dönemeden gerisingeri bahçenin arkasındaki küçük bostana gider, neredeyse kendi boyum kadar olan türlü yeşillerin arasına dalardım. Hala tam kızarmamış olan domateslerin arasından yürür, artık iyice yerlere değen yeşil biberleri ezmemeye çalışarak o zaman bu zamandır hiç sevmediğim patlıcanları hızlıca geçer, sonunda dikenli salatalıklara ulaşırdım. Koparması hep zor olurdu salatalıkları, hem dikenleri elime batar, hem yerinden çekmesi can acıtırdı. Ama becerirdim de bir şekilde; gözüme en olmuş, en suluları kestirip dalından koparır, geçtiğim yoldan dikkatlice geri çıkardım.
Dedeme götürdüğümde hemen elimden alır, şöyle bir bir suya tutar, sonra da dikine dörde bölerdi salatalıkları. Üzerlerine bol, -ama ne bol- tuz döker, biraz limon sıkar, hepsini başka bir bira bardağına sıkıştıra sıkıştıra doldurur, masaya geri dönerdi. Tüm bu hikayenin sonu da her seferinde aynı şekilde biterdi: köpüğünü istiyor musun, gel iç köpüğünden! Bayılırdım biranın köpüğünü nefesim yetene kadar içime çekmeye. Üzerine de bir tane salatalık yürütüp bardaktan, nihayet dönerdim eve. Annemin sesi kapı açıldığı an hareket eden bir çan gibi duyuluverirdi o anda; Ege ayakkabılarını çıkar, ellerini yıka sonra hemen sofraya! Aralarından yürüdüğüm domates yapraklarının o tarifsiz kokusu, ciğerlerimde dönen temiz ve serin akşamüstü havası, ağzımda ekşi biranın, tuzlu salatalığın tadı. Bir değil, beş değil, kim bilir kaç yazımın özeti. * Bu mektup, senenin son mektubu. Belki bu mektuba uzun uzun dilekler yazmam, hatta kendime bir Z raporu çıkarmam gerekirdi. Ama bugün okuduğum kısacık bir yazı bana aniden bu zamanları hatırlatınca, içimden geçenleri sizinle paylaşmak ve aslında dileğimi tam da buradan çıkarmak istedim.
Dedim ya, zihin bazı şeyleri ne kadar büyük olursa olsun unutmayı, bazılarını da ne kadar sıradan olursa olsun saklamayı tercih ediyor. Ama yine de insan gündeliğin güzelliğini çoğu kez görmeye, hatırlamaya değer bulmuyor. Ne zaman istese o yollardan yürüyebilecek, aynı salatalığı aynı iştahla kemirebilecek, bugün çevresinde gördüğü herkesle ne zaman istese aynı sohbetleri edebilecek sanıyor. Yine olur sanıyor. Aynı yaz, yine gelir. Oysa öyle çok fazla şey gündeliğin ve her zamankiliğin örtüsünün altında kaybolup gidiyor ki, zaman öyle hızlı kemiriyor, öyle çabuk tüketiyor ki sıradan anları, bir ömür kocaman hikayeler peşinde koşan insan ona kendini hatırlatan şeylerin bu basit anlar olduğunu çok uzun zaman sonra fark ediyor. Ve bir bakıyor ki, her şey o zaman örtüsünün altında kalmış. Sonra ara ki bulasın, düşün ki hatırlayasın.
Bugün hepimiz için dileğim, gelecek günlerin her zamanki sıradan anlarını daha çok fark edebilmek. Belki bir yerlere yazmak, belki sadece unutmamaya niyet etmek. Günlük hayatın çoğunlukla renksiz koşturmasının içindeki küçük, basit keyifleri, belki başkalarına anlattığımızda hiçbir şey ifade etmeyen ama bizim içimizi ısıtan mutlulukları görmezden gelmemek, es geçmemek. O biranın köpüğünün tadını alabilmek, birkaç güzel sohbetin kıymetini bilmek, yorgunluğun verdiği tatmini hissetmek, gündelik hallerin bizi hem kendimize, hem birbirimize bağlayan incecik iplerini daha çok görebilmek.
Miras dediğimiz şey biraz da bu çünkü. İlla anneanneden kalan bir broş değil her zaman. Dedenin imza attığı kalem, babadan kalma bir ev, annenin kendi nişanında taktığı küpeler değil. Miras, etrafındaki herkesle, arkadaşlarınla, sevgilinle, ailenle, çocuklarınla, kedinle, köpeğinle ve hatta sadece kendinle geçirdiğin bu bir sürü çok sıradan ama çok güzel an. Kasaya koyamadığın, tapusunu alamadığın, kullanamadığın, sadece hatırlayabildiğin, elinde, aklında, içinde taşıdığın, seni sen yapan bir sürü küçücük kıymetli zaman.
Kendi küçük ve kıymetli miraslarımızın değerini bildiğimiz, onları paylaştıkça zenginleştiğimiz zamanların, ağzımızda hep güzel, hep hatırlanası tatlar bırakan küçük ve sıradan anların çoğalması ve hiç unutulmaması dileğimle, hepimize şimdiden mutlu yıllar.




Yorumlar