Yeniden Doğalım mı?
- Ege Soley
- 22 Şub 2024
- 3 dakikada okunur
Acı bir çığlık duyuldu önce. İç organları bu ürkütücü sesten korkup kulaklıklarını takmış, son ses Teoman’ın “Romantik” şarkısını dinliyorlardı. Yasemin, bu gezegenden buharlaşıp gitmeyi kafaya koymuş, altı yaşındayken portakallı tictac yiyormuş gibi evde bulduğu bütün ilaçları ağzına doldurmuştu. Karaciğeri söylenmeye başlamıştı bile: “Şu daracık yerde her şeyin yükünü ben taşıyorum, şunun yaptığına bak!”. Yasemin’in umurunda değildi bunların hiçbiri. İçinde kalbi mi, böbreği mi, karaciğeri mi varmış, farkında bile değildi. Ama beyni… İşte onun farkındaydı. Beyni durmadan monolog, diyalog, dert dökülen bir içki masası, kurulabilecek ne varsa kuruyor, kıvrımlarının arasından zehirli bir gazmışçasına salıveriyordu. Yasemin tüm bunları biliyordu biliyor olmasına ama, beyni her seferinde onu kandırmayı başarıyordu. Düşündü de, akşam eve dönerken nasıl da umutluydu geleceğe dair. Bir önceki gece çok ağlamış, sabaha yakın yorgun düşen bedeni mağlubiyeti bir hakimiyet gibi ele geçirmişti. Mağlubiyet sırası şimdi Yasemin’deydi. Yine de yılların getirdiği bir alışkanlıkla kahvesini hazırlamak üzere bir yılan misali yuvasından uzaklaştı. Evet, ona göre yuvası yatağıydı, eşsiz bedeninin uzun bir süre daha farkında olmayacaktı. Kahve yapmak için raftan bir filtre kağıdı çekti ve makinenin demliğine yerleştirdi. Bunu yaparken kağıdın şekli ona adını hatırlattı. Annesiydi yasemin çiçeğini çok seven ve biricik kızının adını Yasemin koyan. Adı gibi beyaz ve çiçeğe benzer filtre kağıdını yerleştirdi. Kahveyi aldı, zerreciklerine bakıp birkaç sene sonra yaşayacağını düşündüğü distopyayın hayalini kurarak kahvesinin demlenmesini beklemeye başladı. Hava cayır cayır yanıyordu. Evin içine süzülen ışık odaları biraz daha genişletip hareket etmesine yardımcı oldu ve Yasemin kendini bir anda sokağın ortasında buldu. Ne ara kıyafetlerini değiştirmiş ne zaman bu ayakkabılarını giymeye karar vermişti, hatırlamaya çalıştı. Sanki zaman birkaç saniye içerisinde eriyip bitmiş, saatleri yine kafasının içinde herkesten gizli geçirmişti. Yasemin nedenini hiç bilmeden Ayasofya’ya gitmeye karar verdi. Aklında binlerce güzel anısı, kahkahası vardı. Sahi nereye gitmişlerdi böyle? Kime sorsa bulurdu? Kocaman ve yüksek tavanıyla sanki içeri buyur edercesine bekleyen kutsal Ayasofya, ona bir şey söylüyor gibiydi. Sanki onu çağırmıştı, Yasemin duymaya çalıştı. Arkamda devrik bir krallık, ne insanlık ve insanlık dışı halleri yaşandı burada diye mırıldandı. Benimkiler de geçecek, tıpkı Ayasofya gibi heybetimle beklemeye devam edeceğim. Yaşlı bir turistten rica edip bir hatıra fotoğrafı çektirdi ve hiç sevmediği tramvaya binmek üzere yola koyuldu. Eve doğru yaklaşırken gökyüzü kafasının üzerinde onu sarıp sarmalamış, güzelliğine hayran bırakmıştı. Güneşe baktı Yasemin, akşam oluyordu, aklına şimdiye kadar gördüğü tüm güzel gün batımları geldi ve aniden –ah– birine çarpmıştı işte.
“Pardon, gökyüzüne bakıyordum da!” dedi şen bir ses tonuyla.
Karşısındaki onu duymadı; ama içinden sevinmeye başladı Yasemin. Gökyüzünün güzelliğine bakarken birine çarpması ne şahane bir olaydı. Demek ki hala onu içine çekebilecek şeyler vardı bu hayatta.
Eve döndüğünde yine uyumaya çalıştı. Gözlerini sıkı sıkıya kapattı ve aldığı ilaçların etkisiyle bir rüyaya daldı. Bir okuldaydı önce, sıra arkadaşı William Shakespeare’di. Rüyada olduğunun biraz farkına varır gibi olduysa da bu mutlulukla daha da derin bir dalışa girdi. William okul çıkışı arkadaşlarını evine çay içmeye davet etmişti. Eski kahverengi vitrininin önündeki kocaman masaya yerleştiler ve birden masanın üstünde beliren çayın boğazlarındaki yolculuğuna eşlik eden martıları birkaç parça simitle sakinleştirdikten sonra şiir okumaya koyuldular. William en yakın arkadaşı Bill’e elindeki kitaptan şu dizeleri okuyordu:
“Şunu şuraya koymalı Bill!
-Ne kötü bir İngilizce-
Ya da ben
Gene mi yenildim Bill?”
Yasemin ansızın kendini gördü masanın üstünde, çember şeklinde bir tel örgü içinde, kafasını sol kolunun üzerine yaslamış uzanıyordu. Kolundaki saatin iki dakikadan geri saydığını fark etti. Edip Cansever’in de dediği gibi, çok fazla kurcalamazsa, dünyanın orta yerindeydi fakat gittikçe daraltıyordu Yasemin’i o büyük milyonerli çember. Sahi, karşımızda saatli bir bomba gibi yaşayacak ne kadar vaktimiz kaldığı yazsaydı neler olurdu acaba diye düşündü. Hayat bu kadar kıymetli olur muydu yoksa hepimiz birer korkak gibi yaşamaya cüret edemez miydik diye düşündü Yasemin ve onu izleyen şaşkın bakışlara aldırmadan anlatmaya başladı.
“Ben çok hatalar yaptım bu hayatta, çok düştüm kalktım, kendimi hiç sevemedim. Hep eksik olduğumu düşündüm, hep kendimden bir şeyler ekleyip çıkarmam gerektiğine inandım. Küçükken elime tutuşturulan kalemle yazdırılanlar beynimin içinde ev sahibi olduğunu ilan ettiler. Ben de paşa paşa kabullendim, yahu siz ne yapıyorsunuz burada demeye aklım yetmedi. Aklımın o odasına beton dökmüşlerdi sanki, çıkamadım. Aklımdan kalbime gitmeyi beceremedim, gidebileceğime inanmıyordum. Uyuyup uyanıp işe gidip karnını doyurmak yaşamak mıydı? Zorla yazdırılan bir yalan daha. Bir evin salonu, oturma odası, yatak odası ve mutfağı olmazsa olmaz dediler. Yalan. O öyle olur, bu böyle, okula gitmelisin, işe girmelisin, annene babana ne olursa olsun saygı duymak zorundasın, zayıf olmalısın, güzel ve çekici olmalısın, çok çekici olmamalısın, somurtma, çok gülme, erkeklerle konuşma, en iyi kocayı bul, makamlara hürmet et, kork benden, korkma sen yaparsın, sen yapamazsın, çok akıllısın, domates kesemezsin, hep fikir değiştirirsin, uyumlusun, laf dinlersin, terbiyesizsin, seni çok seviyorum, senden nefret ediyorum.
Bunların hangisi gerçekti?
Hiçbiri. Ama ben bunları kendim sandım ve bu benim felaketim oldu. Şimdi yeniden doğma zamanı.”
Bir anda Yasemin’in sesini daha önce hiç duymadığı kalbi ilk ve son kez cevap verdi: “Yasemin, bu sana son mektubum. Her günüm seni düşünmekle ve mektubunu beklemekle geçiyor. Anladım artık hiç gelmeyeceksin. Biliyorum, seni bırakıp gittiğim için kızgınsın bana. Ama gitmek zorundaydım. Seni seviyorum. Ama hoşaçakal.”
Yazan: Sena Yolsal





Yorumlar