Yürüyen Kökler: Göç
- Ege Soley
- 26 Eyl 2024
- 3 dakikada okunur
Göç, insanlık tarihinin mihenk taşlarından biridir. Yaşanan alan artık yaşama uygun olmadığında zorunlu ya da gönüllü çıkılan göç yolculukları aslında insanın hayata tutunma biçimidir. Her insan, anne karnından başlayan bir göçle dünyaya gelir. Doğumun kendisi biriciktir fakat bir yerden bir başka yere hareket, yaşam boyu farklı alanlarda, farklı biçimlerde tekrar tekrar deneyimlenir.
Ait olunan yerden kopmayı gerektiren göç, temelinde bir kayıp içerir. Bu kaybın kişisel ve kolektif etkilerini incelemek bireysel ve toplumsal ruh sağlığı için önemlidir.
Farklı hikayelere sahip olsalar da göçmenler ortak bir kayıp duygusuna sahiptirler. Göçme eyleminin etkileri de kayıp duygusunun nasıl yaşandığıyla ilişkilidir. Kaybedilenin ardında kalan boşluk, akla yas kavramını getirir. Gitmek, kalmak, geride bırakmak ya da geride bırakılmak ruhsal açıdan, sevilen birinin ölümü gibi yaşantılanabilir. Özellikle zorunlu göçlerde, tehcirlerde, sürgünlerde ait olduğu yeri ve ona ait olanları aniden kaybeden göçmenler yas tutmakta zorluk çekebilirler. Geçmiş yaşantıyı geride bırakmak ve yeni bir yere, yeni kültüre, yeni bir iklime hatta belki yeni bir dile alışıp uyum sağlamak, bireylerde suçluluk duygusuna sebep olabilir. Hayati tehdit içeren travmatik bir durumdan göç edildiyse geride kalan kişilerin hatta belki evin, kültürün, ülkenin o travmatik ortamda bırakılmış olması, kişilerde suçluluğun yanında utanç, cezalandırılma endişesi, korku, kaygı, vicdan azabı gibi zorlayıcı duygular da yaratabilir. Böyle durumlarda ruhsal acının farkında olan, kaybı kabul eden ve önceki hayatının yasını tutabilen kişiler, şu anı geçmişten ayrı tutabilir ve yeni hayatlarına daha kolay uyum sağlayabilirler. Sevilen kişinin yasını tutmanın onu unutmak anlamına gelmediği gibi, göç de geçmişi unutmak demek değildir. Mühim olan, köklere, geleneklere, aile öyküsüne olan bağı ve bağlılıkları korurken köklerden uzanan dallarda yeni sürgünleri yeni bir iklimde, belki yeni bir toprakta, yeni mevsimlerde yaşatabilmektir. Bu her zaman kolay bir süreç olmayabilir. Eskiyi ve yeniyi dengeye tutmak, kişisel ve toplumsal tarihi koruyup geleceğe dair mevcut şartları gözeten hayaller kurabilmek ilk anda kaygı da yaratabilir. Bu süreçte benzer deneyimlere sahip kişilerle temas kurmak, geride kalanlara imkanlar dahilinde yardım eli uzatırken kendi benliğimizi de destekten mahrum bırakmamak, ihtiyaç duyulduğunda travma ve yasla çalışmak, baş edilemeyen noktalarda profesyonel destek almak önemlidir.
Gönüllü göçler de zorunlu göçlere benzer kayıp ve boşluk duyguları yaratır. Gitmenin kalmaya tercih edilmesi bu defa kişinin kararıyla ilişkili olsa da göç sebebi, göçün etkileri konusunda yine belirleyicidir. Gönüllü göçlerde genellikle, geride bırakılan yaşantının, yerin, kültürün, durumun, belki ailenin ya da kimliğin değersizleşmesi ile bir başka hayatın ve kimliğin yüceleşmesi söz konusudur. Bu ayrışma, mevcut hayatta kişiyi zorlayan bireysel ve çevresel faktörlerle pekişebilir. Kişiler, büyüme sürecindeki çocuklarda ya da bağımsızlaşan ergenlerde olduğu gibi, mevcut kimlik ve bağlardan ayrışıp bireyselleşerek yeni bir benlik inşa etmek isteyebilirler. Bunun yanında, mevcut hayatlarında yaşanan değişimler, kişileri alışkın oldukları yaşam standartlarını koruyabilmek için göç etmeye itebilir. Bu durumda göç, özgürleştirici hatta iyileştirici bir deneyim olabilir. Burada atlanmaması gereken durum, gönüllü göçlerin de bir kayıpla başladığı gerçeğidir. İyileşme içinde kaybı görebilmek, belki hiçbir zaman istenmemiş ya da bir zamanlar sevilse de artık istenmeyen hayatın yasını tutabilmek önemlidir. Geçmişle şimdi arasına hiçbir geçirgenliği olmayan, aşılmaz duvarlar örülmesi de tıpkı geçmişin şimdiyle eş tutulması gibi ruhsallıkta bir yaranın varlığına işarettir. Geride bırakılanı, geçmiş deneyimleri, çatışmaları, olası travmaları işlemek, bazen bir uzman eşliğinde çalışmak gerekebilir.
Günümüzde travmanın kalıtsal aktarımı bilinmektedir. Göç yaşantısının travmatik etkileri de yalnızca göç eden nesli değil, sonraki nesilleri de etkilenmektedir. Bireysel yaşantıdaki zorlanmaların kökenine inerken çekirdek ve geniş ailenin hikayelerini araştırmak, soy ağacına bakmak, eski yaşantıları anlamak önemlidir. Koruyucu ve iyileştirici çalışmalar bu anlamda oldukça kıymetlidir. Bu süreçte, özellikle bireysel araştırmalarda, yetkin kişilere ve doğru yönteme başvurulduğundan emin olmak gerekir. Aile dizilimi, hipnoz, köken araştırması gibi uygulamalar grup aidiyeti ve telkin sayesinde dönemsel olarak iyileştirici etkiler yaratsa da bu iyi hissetme hâli kısa vadeli olacaktır. Elbette zarar vermeyen her yöntem değerlidir, bilimsel verilerle yürütüldüğü takdirde bu gibi çalışmalarda kazanılan sosyal temas da destekleyici olabilir. Bunun yanında, kalıcı, süreğen bir iyileşmeyi ancak kişinin yaşantı ve ihtiyaçlarına göre belirlenen bir yöntemle, uzman eşliğinde yürütülecek bir terapi süreci sağlayabilir.
Doğum zorunlu bir göçle başlamış olabilir, hayat yolculuğunda baştan sona keyfi bir rota oluşturmak da her zaman mümkün olmayabilir ama yola uyum sağlamak, gerektiğinde direksiyonu kıracak ruhsal gücü kazanmak, geride kalan durakların yasını tutmak, yeni yolları kişiselleştirip güzelleştirmeyi denemek, ihtiyaç duyuldukça yol arkadaşları edinmek ve belki de en önemlisi, hayatta sizi hiçbir yolda yalnız bırakmayacak yol arkadaşının kendiniz olduğunu görüp onu beslemek, sevmeye uğraşmak, ona şefkat göstermek her yolu daha keyifli hâle getirebilir.
Kaynaklar ve okuma önerileri:
Salman Akhtar, “Göç ve Kimlik - Kargaşa Sağaltım ve Dönüşüm”, Sfenks Kitap.
Vamık D. Volkan, “Göçmenler ve Mülteciler - Travma, Sürekli Yas, Önyargı ve Sınır Psikolojisi”, Pusula Yayınları.
Yazan: Çağnur Denişik, Klinik Psikolog





Yorumlar