top of page

zaman bandı.

Belli bir yaştan sonra zaman daha hızlı geçiyor cümlesini kurmaya başladınız mı siz de? Cevabınız hayırsa, belki de o malum yaşa henüz gelmediğiniz içindir. Gerçi o malum yaşın ne olduğunu soracak olursanız ona da mantıklı bir cevap veremeyebilirim. Belki de herkesin o yaşı kendine. Fakat yine de kendi adıma şuna eminim; hepimizin ayaklarının altında çocukken varlığından bile haberdar olmadığımız, büyüdükçe ise giderek hızlanan bir zaman bandı var. Ayakta kalmak, hayatla birlikte yürüyebilmek için giderek daha çok hızlanan, seni, beni, hepimizi mecburen biraz daha hızlı yürümek zorunda bırakan bir zaman bandı. Floresan ışıklı, hep biraz tedirgin, tahtaya kalkmaktan, yanlış bir şey söylemekten ve ev ödevini eksik yapmış olmaktan hep çok çekindiğim, kendimi ekseriyetle eksik ve beceriksiz hissettiğim ve nedense mutlaka gri, soğuk ve yağmurlu havalarla andığım ilkokul günleri, bugünden baktığımda kesinlikle 24 saat değil, en az 30, belki 36 saat sürüyordu örneğin. Belki dünyamın, belki dünyadan anladıklarımın azlığı, belki kütlemin, belki de hayattan beklentilerimin küçüklüğü yüzünden üzerinde yürüdüğüm o bant küçücük bir kız çocuğu için tarif edilemeyecek kadar yavaş ilerliyordu. O kadar ki, henüz varlığını hissetmem bile çok anlık, çok zordu.

Ne zaman ki biraz daha büyüdüm, dünyamla birlikte çevrem, fikirlerimle birlikte ümitlerim de genişledi. Ayaklarımın altından kayan zaman hala yardımcı oluyordu ama bana; elimden kaçan, aklımdan uçan bir şey değildi henüz. Ortaokul yıllarından mesela bir bahar ayını hatırlıyorum, belki nisan, belki mayıs. Bir cuma öğleden sonrasında son derste olduğumuzu, oturduğum sandalyeden dışarı baktığımı, birkaç metre ötemdeki açık pencereden gelen taze havayı yüzümde hissettiğimi. Biraz sonra dersin biteceğini, sonra servise binip eve gideceğimi, sonrasında ise heyecan ve mutlulukla önce önümdeki haftasonunu, sonra da çok yakında başlayacak olan yaz tatili olduğunu düşünmemi. Hepsini, o anı, o dersi, o yüzüme vuran havayı sanki biraz önce olmuş gibi hatırlıyorum hala. Hayatın, gözlerimin önümde upuzun ve yumuşacık bir halı gibi serildiğini hissedişimi ve önümdeki günleri hayal ettikçe aslında zamanın göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğini hiç düşünmeyişimdeki rahatlığımı. Yıllar geçtikçe yaşadıklarım, hissettiklerim, gördüklerim ve deneyimlediklerim nasıl büyüyüp şekillendiyse, ayaklarımın altındaki zaman da artık bir koşu bandı gibi hızlanmaya başladı. Hep diyorum ya insan içindeyken anlamıyor diye, bazen yürürken ben de anlamadım olan biteni. İçinden geçtiğim bazı anlar hala malum Teoman şarkısı gibiydi; yıllar, hayatlar geçiyor ama vakit bir türlü geçmiyordu.

Tüm bunları anlatmışken, aklımdaki diğer kareyi de eklemem gerekir buraya. Ortaokuldaki Ege’nin hissettiklerinin bir yandan çok paraleli, bir yandan çok farklısı. Seneler önce Paris’te bisikletle bir yerlere giderken, kulağımda Charles Aznavour’un Hier Encore ‘unun çalmasıyla bir anda tüm gerçek dünyadan uzaklaşıp, orada yaşadığım her şeyin, tüm o hayatın, bütün o güzel maceranın göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğini ve bunun için elimden hiçbir şey gelmeyeceğini fark ettiğim an. Şarkı “daha dün yirmi yaşındaydım” derken, benim de kendi gençlik yıllarımı bir gün çok uzaklardan, ayaklarımın altındaki bant artık koşar adım ilerlerken anacağımı hissettiğim o tuhaf, iç burkucu an.

Ortaokulda sandalyesinde otururken baharın yüzüne vuruşuyla önündeki uzun yazı düşünerek mutlu olan Ege’den, henüz yaşamadığı güzel zamanların kıymetini bilememekten korkmaya çok önceden başlayan Ege’ye.

Bilmiyorum, büyümek, büyüdükçe kabullenmek böyle bir şey belki de. Bugün bunları yazmamın sebebi ise, aslında yine biraz aynı noktaya dönmem. Son birkaç haftadır yine zamanı konuşuyoruz aramızda, buraya geldiğimizden beri vaktin nasıl hızlı geçtiğini, bu maceranın sonuna ne çabuk geldiğimizi. İlk günlerde ayaklarımın altındaki bandın ne kadar yavaş kaydığını, kendi kendime bu hep böyle mi olacak diye sorduğumu hatırlarken, bugünlerde bir başka şarkı sözü gibi artık zamanı tutamayışımızı. Hele ki burada olmamızın aslında tek sebebi olan bebeğimizi de şükür ki sağlıkla kucağımıza aldıktan sonra artık akan zamanın neredeyse bir öneminin kalmayışını.

Kıssadan hisse, diyeceğim şu. Benim gibi bir gözü hep arkada kalanlar bilir. Bir yerlerden gitmek, bir şeyleri bitirmek, istesen de aynısının bir daha yaşanmayacağını, aynı suda tekrar yıkanamayıp, aynı yollarda tekerleklerini döndüremeyeceğini bilmek bizim gibiler için hep biraz daha zordur, kabullenmek biraz daha zaman ister.

Kaçmaktansa bağlanmayı, gezmektense yerleşmeyi sevenler ayaklarının altında kayıp duran zaman bandını bence hep biraz daha fazla hisseder.

Ve ayaklarımızın altından hiç durmadan kayan zamanın elleri hepimizi giderek daha hızlı koştursa da, onun o görünmez parmakları bence bizim gibilere hep biraz daha fazla değer.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page